...for the love of that girl, tears swell, you don't know why, for the love of that girl, they never fall, they can never run dry, for the love of that girl...

15/8/2008 - eve dönerken ben...




all my bags are packed and i`m ready to go
i`m standin here outside your door
i hate to wake you up to say goodbye
but the dawn is breakin it`s early morn
the taxi`s waitin he`s blowin his horn
already i`m so lonesome i could die

so kiss me and smile for me
tell me that you`ll wait for me
hold me like you`ll never let me go
cause i`m leavin on a jet plane
don`t know if i`ll be back again
oh babe i hate to go

ther`s so many times i let you down
so many times i`ve played around
but i tell you now they don`t mean a thing
every place i go i`ll think of you
every song i`ll sing i`ll sing for you
and when i come back i`ll wear your wedding ring

so kiss me and smile for me
tell me that you`ll wait for me
hold me like you`ll never let me go
cause i`m leavin on a jet plane
don`t know when i`ll be back again
oh babe i hate to go

now the time has come to leave you
one more time now let me kiss you
close your eyes and i`ll be on my way
dream about the days to come
when i won`t have to leave alone
about the times that i won`t have to say....

oh kiss me and smile for me
tell me that you`ll wait for me
hold me like you`ll never let me
cause i`m leavin on a jet plane
don`t know when i`ll be back again
oh babe i hate to go

i`m leavin on a jet plane
don`t know when i`ll be back again
oh babe i hate to go

but i`m leavin on a jet plane
leavin on a jet plane
leavin on a jet plane ...


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/7/2008 - ankara kalesi'nden cevap:




       *haberli bir kuş*

        dökmüştü tüyünü.

        **avucumda ıslağı kalmış bir yıkanmanın**

        ***ıslağıyla yürürken işte tam böyle***

         yapışıverdi tüy

        ****renginde muska gizlisi yazılar****


=)
"sevdiğim"e
ankara kalesinden bursa nilüferine
Dil








Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/7/2008 - lades

sevdiceğim
hep aklımdasın
lades oynuyorum hayatla
seni getiriyor aklıma
aklımda diyorum
kafamı karıştırmaya çalışması
kendi gailelerinden menkul
sorunlar içersinde bırakması
oyunun kuralları dahilinde
kazanacağından o kadar emin ki
kırdığı lades kemiklerinin haddi hesabı yok
hepimizde açtığı
acı hesabı
yıllar içinde değerini katlayan bir yatırım
kefilimiz olmasak birbirimizin 
tek başına üstesinden gelinebilecek gibi değil
o sebebten ya direnişim
bastırıyorum bende
ayrılık diyorum
hayatta
aklımda diyor
ikimizden biri duyacağımız lades sesiyle yıkılacak
ve ben seninle buluştuğumuzda
ayrılmamak üzere
öyle bir bağıracağım ki lades diye
hayat
ladesvari ne kadar düellolu alengirli oyunu varsa
çekinecek bir daha
girişmemeye böyle işlere
ve çekilecek önümüzden...

                                                                             (ankara kalesindeki nilüfer için...)

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/7/2008 - **postcards from italy**




denklerimizi alıp gitsek.
sahici olan ne varsa ona
ilk elden
ilk ağızdan görsek,
dokunsak;
bilmesek de olur,
unutsak unutsak
s
u
s
s
a
k.
denklerimizi alıp gitsek...

"sevgili l.w. için;
sevgiyle =) "


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/7/2008 - öykü denemesi: Cehennet

-dünya : cennet

 

Arkeologlar ekipmanlarını toplayıp gittiklerinde arkalarında kazı boyunca çalışmanın başından ayrılmayan ,saçı sakalına karışmış bir bizantolog bırakmışlardı. Yaşlı gövdesini düşüncesizce zorlamaması gerektiğini defalarca kez söylemişlerdi söylemesine. İhtiyar profesör ikazları ustalıkla geçiştirmişti. Asırlardır gün ışığı görmemiş şehrin üstüne gece toprak gibi çökmüş olmasına rağmen, sağlığını hiçe sayarcasına çalışmasını sürdürüyordu.

İki mermer yontunun arasında kalan duvardaki latince yazıyı okuyordu ki,hırıltılı bir ses onun yerine devam etti.

“Aleksandros buradaydı. Bu kenti de o kurdu,Gordion düğümünü çözdükten sonra. Pers ordusunu dağıttı,Mısır’a baş eğdirdi,İskenderiye’yi kurdu. Doğu seferini Babil’e dek sürdürdü. Öldüğünde dünyanın tek hakimiydi.”

Önce,çok içki içen arkadaşı sistina sandı hırıltılı sesin sahibini. Işığı karanlıktaki yüzü görebilecek şekilde yukarı kaldırdığında sistina kaçmaya gerek duymayacağına göre ortada tuhaf bir durum vardı.

“Kimsin sen?”diye sordu,hangi arkadaşının bu kadar berbat bir latincesi olduğunu düşünürken. Türkçe sorusuna karşılık latince geldi. “Işık canımı yakıyor,konuşmak isterim seninle,ancak yanıyor gözlerim,tutma ışığını yüzüme.”

“Neyin nesi kimin fesidir bu adam,bir ben kaldım sanıyordum oysa” diye iyice meraklandı profesör. Lambadaki ışık gibi kabına sığamıyordu. Aslında o hep böyle biriydi ve ona kalırsa; Aydınlanmayı isteyen kişi,ışık kadar çaba göstermeliydi. Işığı yere bıraktı ve gizem dolu kişiyi çağırdı.

Hemen gelmek yerine biraz beklemeyi tercih etmesi, ışığa fazla duyarlı,ne idüğü belirsiz kişinin kararsız olduğunu sanmasına neden olsa da,ikinci kez çağırmasına gerek kalmadan iri bir gövde karanlığı terkedip kendini gösterdi.

Karşısındaki görüntü profesörü Pompei’ye yaptığı ziyarete geri götürmüştü. Vezüv’ün infilak etmesiyle roma’nın görkemli şehri lavlar altında kalmış,insanlar kükürt gazından zehirlenip dinazorlar gibi ölmüş,üzerlerine onları bugüne dek koruyan volkanik tozdan oluşan bir örtü serilmişti. İşin iç yüzünü bilmeyen insanlar bu kentin tanrının gazabına uğradığını,kentlilerin de taş kesilerek helak olduğunu düşünüyordu. Heykelleşmiş kentlileri gördüğünde profesör bir süre mermer heykellere bile bakamayacaktı. Sanki hareket etmeye başlayacaktı hepsi ve gündelik hayatlarını sürdüreceklerdi. Belki de her şey bir hollywood entertainment yapımına dönüşecekti. Doğal kaidelerinden kurtulan her pompei’li orayı gezen tarih sever,meraklı insanları yok edecekti. Üstelik hepsi ingilizce’de konuşabilecekti. Olayın gerçekleştiği yerin amerika olması şart değildi. Amerikalı bir kahraman nasıl olsa gelir, belayı bulur ve herkesi kurtarırdı.

Şimdi o zombilerden biri olmalıydı görüşünü dolduran. Profesör ne yapacağını bilmez bir haldeydi. Gözleri kedilerinkinin karanlıkta büyümesi gibi kocamandı. Tüyleri diken diken olmuştu. Elinde ne varsa yere attı. Her haliyle ürkmüş bir kediye benziyordu. Hatta tıslıyordu. Dehşet içinde az önce okudukları yazının yazılı olduğu duvara,Büyük İskender’e sığınırcasına dayandı. Birdenbire örülen bu akıl almaz olayın örgüsü arasında kalmış,kaçmaya çalışmış,birbirine düğüm olmuş iki ipten biri olmanın getirdiği türden bir çaresizlikle olduğu yere sinivermişti.

Ağzı bozuk sistina’ya bile razıydı. Oysa karşısına çıka çıka ecüş bücüş bir yaratık çıkmıştı ki,dünyada eşi benzeri görülmüş şey değildi. Ne tarih öncesi ne de sonrası bir kez olsun karşılaşmamış iki yaratıktan iletişimi başlatan daha hazırlıklı gibiydi. Ancak heyecan inşa edilen her şeyi kundaklamıştı.

Yaratık Profesör’ün çok korkak olduğunu görünce,latince telkinlere başladı. Arkadaşlarıyla gitmediğine çoktan pişman olan profesörün ikna olması bir sakinleştiricinin eseri gibiydi.

Birbirlerini daha iyi görebilmek,daha iyi duyabilmek için adımlarını kollayarak yaklaştılar.

“Ben ölmüş olmalıyım,sizde melek olmalısınız,burası da cennet.”dedi ecüş bücüş yaratık.

“Sen yaşıyorsun,ben melek değil insanım,burası da cennet değil dünya.”dedi bizantolog içinden “Bu gerçek değil kabus” derken.

“Eni konu öldüğüme inandırmıştım kendimi,ölü değil miyim yani?

“Ne şapşal şey bu.”diye düşündü profesör.

“Canlısın,sana öldüğünü düşündürecek neler yaşadığın hakkında hiçbir fikrim yok, nasıl bir canlı olduğun hakkında bir fikrim olmadığı kadar. Ancak az kalsın ben ölüyordum korkudan.”

“Özür dilerim”dedi yaratık,böyle bir kibarlığın her cüsseden niye beklenmediğini bir an olsun profesöre düşündürterek. “Hem insanlara özgü davranışlar değil mi yaptıkları;konuşması,özür dilemesi. Biri benimle dalga mı geçiyor?”

“Bırakalım şimdi özürü falan. Kimsin?Nesin sen?Meraktan öleceğim şimdi.”

“Gerçektir dediğim,yoktur sizi öldürmek gibi bir gayem.”

“Ne şapşal şey bu!” diye düşündü profesör ikinci kez. Bu ahmaktan korktuğunu her hatırladığında gülerdi artık.

“Biz Magma’da yaşarız.”dedi yaratık hırıltılı sesiyle.

“Siz mi,magma’mı?”

“Elbette,benim gibi binlerce bordabordaya.”

Yaratık en başta profesörü aklını kaçırmış bir melek sanmıştı. Ne olursa olsun,onun güven veren bir yanı olduğunu keşfetti. Söylediklerine inanmanın bir sakıncası olmadığına karar verdi. Doğrusu o kadar şaşkın bir haldeydi ki yapacak başka bir şeyi yoktu.

“Sayımız artınca...”

“Nüfus yani.”diye kesti profesör.

“Her neyse,çoğalınca yaşam alanımızı daralttık. Bazılarımız magmadan ayrılıp yaşayabileceğimiz yeni yerler aramaya başladı . Geri döndü çokluk bu çetin yolculuğa dayanamayıp. Tanrı’nın işaretleriyle bezeli bu yerleşim yerini bulduğumuzda ötekiler dahasına cesaret edemeyip kaçtılar. Bir tek ben kaldım. İşaretleri çözmek ve tanrı’nın dediklerini anlamak için uzun boylu çalıştım. Bu dili ve farklı iki dili daha öğrendim”

“Grekçe ve sanskritçe”diye tahminde bulundu hemen profesör. İster istemez kendini bordobordayayla kıyaslamaya başladı. O iki dili de bilmiyordu ,ancak bir şekilde yaratıktan daha üstün olduğunu kanıtlamalıydı. Çünkü o insandı.

“Tanrı’nın söylediklerine bakılacak olursa ki bakılmalı ;ölümden sonra da yaşam varmış. Melekler bunu her dilde yazmışlar. Bu doğru değil mi?”dedi bordaboradaya,verilecek cevabı sorgulamadan kabul edecekmişcesine. Hemen ardından “Ah ne kadar şüpheciyim,elbette doğru olmalı.”diyerek de kendini rahatlattı.”Böylesi çok daha anlamlı olur.”

“Günün birinde öleceğiz,herkes ölür. Sevabı çok olan cennete gider,günahı çok olan da cehenneme..”

“Nasıl bir yer bu cehennem?”

“Çok sıcak.”

“Tarif magmaya uyuyor.”

“Dünyada bir yer değildir orası hem şeytanla doludur.”dedi küçük bir çocuğa anlatırmışcasına. Tavırlarından karşısındakini hakir gördüğü anlaşılıyordu. Üstünlük taslarmış gibi konuşmayı sevmese de buna engel olamıyordu.

“Hiç kutsal bir kitap bulup okudun mu?”diye sordu yaratığa.

Yaratık “hayır”dedi.”Ondan bahsedildiğini biliyorum,İsa’yı biliyorum. Okumayı çok istiyorum. Sende varsa bana getirir misin?”dedi

“Marcos mu ,matta mı,luka mı,yuhanna mı,hangisini istersin?Belki de protestanlığı seçecek tüm bordabordayalar. Sana iyi bir haberim var,bir semavi din daha geldi isa’nın ölümünden altı yüzyıl sonra,sonsuza dek okuyabileceğin kadar kutsal kitap var burada,çok şanslısın dostum.” Profesör eni konu dalga geçiyordu.  Ama yaratık sorunun cevabını dinlemeden profesöre bir soru daha yöneltti:

“Sence bordabordayalara bir kitap gönderilmemesi haksızlık değil mi?Bizim tanrımız farklı bir tanrı mı yoksa?

“Belki sende onların isasısındır.”diye eğlenmeyi sürdürdü profesör.

“illa bir elçiye mi gerek var?”dedi yaratık ciddiliğini bozmadan.

Yaratığın olgunluğu profesörün gülümsemesini dondurdu.

“Bırakalım şimdi bunları,söyle bakalım,ne oldu da öldüğüne karar verdin. Bu bir mecazdı da ben mi anlamadım?Düpedüz akıllı,bilinçli bir şeysin sen. Belli ki ölüm kavramı hakkında da kafa yormuşsun. Ölümün götürdüklerinin yaşamın sana getirdikleri olduğunu anlamış olmalıydın. Yaşam getirir,ölüm götürür.”

“Uyuyordum,bir sesle uyandım,gözlerime ışık çarpınca titredim,gördüğüm en cevval ışıktı.”dedi ve titremeye başladı. Hantal gövdenin çırpınışlarını bir tavuğun uçmaya çalışmasına benzetti  profesör. Dayanamayıp kahkahayı bastı.

“Canım çok yanmıştı. Bordobordayalara hiç benzemeyen yaratıkları da görünce öldüm sandım,ölmemişim. Ancak cenneti nasıl buldum yaşarken?”

“Sana burasının cennet olmadığını söylemiştim”

“Burası cennet değilse kim bilir cennet nasıl güzel bir yerdir,sizce ben cennete gider miyim ölünce?”

“Bunun garantisi yok,iyi bir yaşam sürersin,hayatının sonlarına doğru kötü bir şey yaparsın,bu tüm yaptıklarını çöpe atmana neden olur.”

“Neye göre iyi,neye göre kötü?”

“Tanrıya”dedi profesör bıkmış bir halde.

“Belirleyici olmak onun için kolay olmalı,doğrusu benim aklım almıyor”

Bordabordaya’nın son söylediklerini duymadı profesör,eldelediklerini gözden geçiriyor,bu sıradışı olayın keyfini çıkarıyordu.

“Siz magmada yaşayan akıllı yaratıklarsınız,boryaboryalarsınız.”    

“Boryaborya değil bordabordaya.”

“Evrim geçirdikçe yerkürenin katmanlarından yeryüzüne ilerlediniz.”dedi bilimselliği unutup makyaja başvurarak.

“Evrim ne demek?”

“Sonra bu bizans şehrini buldunuz-tesadüfünde böylesi,öyle ya taksim meydanı da olabilirdi. Diğerleri döndü,bir tek sen kaldın,bulduğun tüm yazıtları kutsal kitap yerine saydın ve üç farklı dili öğrendin,hımm harika!”

“İşte bu doğru.”dedi bordabordaya,profesörün heyecanına ortak olarak.

“Bu tüm dünyada yankı uyandıracak bir olay”

“Yankı ne demek?”diye sordu bu seferde bordabordaya.

Nasıl anlatsam diye bir an düşündü profesör.

“Diyaloğumuz alışılmadık bir durum. Daha önce hiç olmayan bir şey.E bunu göz önüne alacak olursak insanlık için,tabi sizin için de bir çok şeyin değişeceğini söyleyebiliriz. İnsanlardan başka akıllı yaratıkların olması her şeyi temelinden sarsacak bir olay. Bugün ortak tarihimizin başladığı gün. Ancak bu saatlerde yankı mankı olmaz. Yarını bekleyelim. O yüzden yerinize gidin de dinlenin dostum.yarın sizin için yorucu olabilir.”

“Bu saatte yankıyı mankıyı uyandırmayalım madem hoş olmayacaksa.”dedi bordabordaya kendi yorgunluğundan çok onu önemsiyormuşcasına. “Uygun olduğunda tanışırım onunla. Diğer insanlarda sizin gibi iyi ve candansa beni burada güzel günler bekliyor demektir. Evrim neymiş öğrenirim. Bu bizans kentinde ondan bahsedilmiyor.  Ne güzel gözlerim ışığa alışıyor,bakın lambanıza bakabiliyorum. Gidip insanların hepsiyle tanışmak istiyorum.” Dedi kırk yıllık dostlarmış gibi.

“Aman sakın!”diye bağırdı profesör oto-kontrolünü kaybederek.”İnsanlara güven olmaz. Sizi ben tanıtırsam ortada bir sorun kalmaz sanıyorum.”

“Hay hay”dedi bordabordaya. “Gelin size kaldığım yeri göstereyim.”

“Latinceniz konuştukça güzelleşiyor”dedi profesör şaşkınlıkla.

“Praksis.”

Bordabordayayla insan biraz yürüdüler. Yaratık şehrin kilisesinin önünde durdu.

“Rüyalarınızın mayası sevgi olsun.”dedi.

Profesörün anlayamadan baktığını görünce “bordobordayalar uyumadan önce böyle derler”dedi. Gülümsedi profesör “ İyi uykular”dedi,bordobordayaların kaç saat uyuduğunu sormayı düşünürken.

Ancak bordobordaya çoktan uyumuştu.

 

- dünya: cehennem

 

Sabah olduğunda binbir kıyamet kopmuş,bordabordayayı yakalayıp götürmüşlerdi. Profesör güven veren yüzüyle yaklaşmış,onu dolaşmaya diye tuzağa götürmüştü. Böylece dünyanın en meşhur insanı olacaktı. Tüm gece aklını komplo teorileriyle yontmuştu. Bordobordaya onunla oyun oynamıştı,dünyayı ele geçirmek isteyen uzaylılardan biriydi,diğerleri de bulunmalıydı. Belki de depremlerin en büyük nedeni bordobordayalardı. Her halükarda kökleri kurutulmalıydı.Ve her durumda profesör ününe ün katmış olacaktı.

Aradan haftalar geçtiğinde bizantoloğa bordabordayayı görsün diye izin vermişlerdi. Yaratığı görünce erimiş,ufalmış gövdesinin hatırladığının beşte biri kadar olduğunu farketti.

“Ah siz!”diye bağırdı bordabordaya profesöre intikamla kuşanmış bir çehreyle bakarak.

“Sizi görmek istemiyorum,diğer insanları da! Burada bana nasıl acı çektirdiklerini anlatamam,aldatılmanın acısını anlatamam.” Özdilinde acıyla dolu şeyler haykırdı. Profesöre çok hüzünlü bir dilmiş gibi geldi.

“Şeytansınız siz!Ölümsünüz! Gerçek bir ölümmüş benimkisi,kandırdın beni.Cehenneme çevirmişsiniz burayı. Doğayı oyuncak etmişsiniz. Kendinizden başka hiçbir canlıya saygınız yok! “

“Şimdi de cehennem mi oldu burası”diye sordu profesör ukala bir edayla.

“Aptal!”

Profesör kendini dışarı attığında önünü kesen gazeteci kalabalığının doldurduğu meydanı mahşer yerine benzetti ve ürperdi.

Her gazeteciye ayrı bir alakayla yaklaşan profesör bütün soruları cevapsız bıraktı. Gazetelerde adı geçtiğinde,o gün çekilmiş asık suratlı fotoğrafı yayınlanacaktı,oysa hep gülerek,kasım kasım kasılarak bakardı objektiflere.

O resmini her gördüğünde bordobordayanın hırıltılı sesi kulaklarında yankılandı durdu.       
                                                                                                        2004

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/5/2008 - bay ebedi

 

 

BAY EBEDİ

1

Yazdıklarını gözden geçirme ihtiyacı sanmıstı önce, gitgide artan memnuniyetsizliğinin

yazısını bitirir bitirmez başlamasından ötürü. Mükemmelliyetçi olmasa da, yaptığı ya da

yapılan bir işten kolay kolay hoşnut kalmamasıyla açıklanabilir miydi bu? Üstelik yazının

başkaları tarafindan okunup değerlendirmeye tutulacağının bilinmesi, yetersizlik duygusuna

kapılmasına gerek kalmadan, insanin sinirlerini bozmaya yetiyordu. İtiraf edip rahatladı:

Yazısı argümansızlıktan ötürü hayalgücüne tutunmuştu. Jüridekileri kandırması mümkün şey

değildi, onlar neden bahsedildiğini iyi bilen insanlardan seçiliyor olmalıydı. Demek onların

bilirkişi olduğunu bilen ve onları bu iş için bir araya getiren başka kişi(ler) söz konusuydu. Bu

hiyerarşi takip edilse, jüri üyelerini biçimlendiren ya da buna aracı olan zaata ulaşacaktınız.

Yazıyı okumaya başladı. İrisinden taşan rahatsızlığın, önce gözüne sonra da diğer duyu

organlarına bulaştığını hissetti. Yüksek sesle okuyordu. (Belki de rahatsızlık kulağına bu

yüzden sıçramıştı.) Ve yazdıklarıyla hiç alakalı olmayan bir düşünce bir ölünün ruhu

çağrılıyormuş gibi çıkageldi: Hiç tanımadığım biri hakkında bir yazı yazdım. Yaptığının

anlamsız olduğunu, giriştiği bir dizi davranış silsilesinin durumun ciddiyetini

kronikleştirdiğini, işin içinden çıkılmaz hale getirdiğini kabul etmek, yenilgi olarak

düşünülemezdi elbette. Ancak bunu ne olarak adlandırırsa adlandırsın, koyulacak ismi

beğenmeyecek olan yanı, vazgeçmenin akıllıca olduğunu düşünmeye başlıyordu. Kürtaj

keskinliğinde bir oldu bittiye kendini bırakmak, herşeyden uzaklaşmak istedi. Bay ebedi

hakkında yazılan en güzel yazı yarışmasının onu bu denli sıkıştıracağını nasıl bilebilirdi. Bay

ebedi öleli yıllar yıllar olmasına rağmen, yüksek karakteri hala konuşuluyordu. Yaşadıgı

zamanlarda nasıl örnek insan olarak gösteriliyorsa; bu özelliği şimdi de değerinden bir şey

yitirmemişti. Böylesine mümtaz bir adamdan bahsetmenin bu ülkede yaşayan insanlar için zor

olmadığı açıktı. Çocuklar onun adını duyarak büyüyorlar, büyükler onun adını verdikleri

tesisler kuruyorlardı. Bay ebediyi anma günleri ve onun kapsadığı yazı yarışması bu

fenomenin bir parçasıydı. Anma günleri başlamak üzereydi. Bu takvimde; ilkbaharın son

haftasına denk gelirdi. Festivaller yerini ondan daha ciddiye alınan bay ebediyi anma

etkinliklerine bırakırdı.

“Sizde mi yazı enstitüsüne gidiyorsunuz?” diye sordu yanında oturan çocuk. Metro onları

hızla enstitüye doğru götürüyordu. En sıkıcı olanından bir reality showda olduğunu

duşünmeye başlamıştı, ne zaman bir televizyonun içinde hapis olduğunu düşünse, bir

başkasının yardımı olmadan kurtulamayacagını iyi bilirdi. Gelgelelim sorunun içeriği bu

sorunun sahibini, onu makinanın içinden çıkarmak şöyle dursun, kanalı bile değiştiremeyecek

biri kılıyordu. Düşüncesini zaplamak yerine kendini showa dahil ediyordu. Başından beri

herkes aynı showun içindeydi belki de. Kimsenin birbirini farketmesinin istenmedigi bir

program. Farkındalıkların başlamasıyla olacaklar belliydi: Bir eğlence programına

dönüştürülecekti herşey. Bay ebedi kadar bile tanımadığı birilerinin elinde olacaktı

televizyonun kumandası. Bu aygıtı tutan, ona sahip olan ellerin falına bakıldığında bir ülkenin

kaderi görülebilecekti. Güçlü eller istediği zaman zaplayabilir ve yahut televizyonu

kapatabilirdi. Rap, rap, rap! Diye seslerle inleyecekti sokaklar. Zaplaa! Diye komut verecekti

biri. Yüzlerce el, ellerinde televizyon kumandasıyla nişan alıp zaplayacaktı.

Ona soru soran çocuk, belki de tıpkı onun gibi, yaşanılmakta olan günlerin ne kadar tuhaf

olduğunu düşünüyordu. Böyle düşünen birine ne kadar da çok ihtiyacı vardı. İnsanlara bir şey

anlatmak yetmiyor çünkü çoğu zaman. İnsanların kafalarını sallayarak, söylediklerini kuru

kuruya onaylamaları ve yeni bir şey söylememeleriyle birlikte çölün ortasında sürünmeye

başlıyordu. En çok merak etmek insanı susatır. Bir insan hem çok meraklı hem de çölde

yaşayan biriyse işi çok zordur. O çölden kurtulmalı, bir vahaya varmalıdır. Bir çeşmeye yakın

olmadığınızı hatta arkadaşınızla bir çölde başbaşa olduğunuzu düşünün. Arkadaşınız suyunu

sizinle paylaşmazsa kavga ederdiniz. Onu öldürürdünüz ve acıkınca yer, kanını da içerdiniz.

Düşünceyi paylaşmamakta böyle bir şey olsa gerekti. Birlikte bir vahanın hayali bile

kurulamayacak biriyle arkadaş olmak istemek, serap görmeye fit olmak demekti. Yeni bir

şeyler söylemeli oysa. Ama şimdi bunları bırakıp çocuğu tanımaya calışmalıydı. Önyargılı

davranan bir önyargıç olduğunu kabul ederdi etmesine. Bu da olaylara ilk yaklaştığında aldığı

ilk kokunun karamsarlık olmasına yol açıyordu. Önceden kesilmiş biçilmiş yargılar,

yeteneksizliği babasından miras kalmış, kötü bir terzinin elinden çıkmış gibiydi. Bundan

hoşlanmıyordu, kurtulamıyordu da bir çok insan gibi. Sıyırmalıydı her zaman moda olmayı

başarabilen önyargıç kıyafetlerini. Belki bay ebedi hakkında kendisinin atıp tuttugu gibi ileri

tutarı olmayan bir yazı değildi, çocuğun elinde sıkıca tuttuğu kagıttakiler. O halde onunla

konuşup bay ebedi hakkında önemli bilgiler öğrenebilirdi. Ah evet, düşüncelerini paylaşsinlar

paylaşmasınlar insanlar birbirleri için en güzel yemekti. Kadın erkeğin, erkek kadının

yemeğiydi. Farklı dinde, ırkta olan insanlar birbirinin yemeğiydi. Sosyal hakları, ekonomik

guçleri olmayanlar olanların... Bu liste boylece pekala uzayıp gidebilirdi. Şimdi neden aklına

geliyordu ki bunlar?

“Evet bende” dedi yazısını dosyasına koyduktan sonra.

“Bütün bir hafta bununla uğraştım durdum biliyor musun?” dedi çocuk, üstündeki yazılardan

ötürü artık nefes alamayan kağıdı göstererek. Ama nanik önce çocuktaki içtenliği gördü.

“Hepsi babamın yüzünden. Onun egosu tatmin olacak diye, beni bir hafta boyunca bir

metrekarelik karanlık yerde mahsur bırakabiliyor”.

“Ama bu çok zalimce, böyle bir şeye nasıl izin verdin” diye parladı nanik. Tüylerini

kabartmış bir kedi gibiydi. “Senede bir kere olan bir şey için kıramazdım ya babamı?”dedi

çocuk, naniği şaşırtacak kadar sakin bir sesle. ”Seni hapsettiğini söylüyorsun, bunun bir keresi

mi var? Bu zalimlik değil de nedir?” dedi nanik işin peşini bırakmayacak bir insan hakları

savunucusu edasıyla. Seslerinin sahip olduğu ton, her ikisini de saşırtmaya devam ediyordu

ve bu, biri diğerini onaylayana dek sürecek gibiydi. Onayın uzlaşma için olan önemi belliydi.

Ne var ki, uzlaşmanın olduğu durulmuş bir ortam, çoğu kez yeni olanı geciktirebiliyordu.

“Neyse, bu kağıdı enstitüye bırakınca herşey sona erecek.” dedi çocuk, uzlaşma

sağlayabileceğini düşünerek. Nanik tırnaklarını dışarıya çıkartmıştı bir kere. “Bence bunun

üstünde durmalısın. Baban seni bir yere hapsetmiş, hem de daracık bir yere ve sana zorla yazı

yazdırmış...Bunlar anladıklarım, konuyu kapatmaya çalışman fiziksel şiddete de maruz kalmış

olduğun anlamına gelebilir...Tüm bunların anlamı ne peki, bir yazı için bu kadar işkence...”

Çocuğun attığı kahkaha metrodakilerin onlara bakmasına neden oldu.

“Beni biraz yanlış anlamışsın dostum. Yazıyı gönüllü yazmadığım doğru. Ancak elbette

babam beni bir yere hapsetmedi.”

“Bir metrekarelik karanlık yer demiştin ya!”

“Masamdan bahsediyordum, babamın bana aldığı masa. Babamın arkadaslarının çocukları,

babalarının aldığı masalarının uzerinde yazılarını yazmışlar, babam da bunu duymuş tabi

ki...Bende yazmalıymışım, aksi mümkün değilmiş, dünyanın sonuymuş gibi bir tavır

takınıldığında, çok etkili olduğunu söylemeliyim babamın söylevinin.”

“Ne yazacağını kolay buldun mu?”

“ilk başta bu işten kaçınmamın nedeni de buydu zaten. Ne yazacağımı bilmiyordum ve

bundan o kadar utanıyordum ki...Bunu babama itiraf ettiğimde, ondan yardım almaya karar

vermiştim. Komik olan, bay ebedi hakkında onun da bir şey bilmiyor oluşuydu. ‘Bosver

oğlum’ dedi, ‘Önemli olan yazı yazman, ne yazdığın değil...’ buna inanabiliyor musun?”

“Bana kalırsa bu traji-komik bir durum. Benim icin de gitgide kötüleşiyor ve ben bunu fena

halde kafama takmaya başladım. Aşağı yukarı aynı durumlarımız. Bay ebedi hakkında bir şey

bilmiyorum. Sanki bilen kimse de yok. Benim tek derdim babamın mutlu olmasını istemekti.

Yoksa babam yazı yazmam için en ufak bir şey söylemedi. Yarışmaya katılmam bile onu çok

mutlu edecekti. Kaldi ki bir de yarışmayı kazanmak vardı. Çok gurur duyacaktı o zaman. Beni

daha cok sevecekti, bir şeye yarayabileceğimi gösterecekti ödülüm. Kendimi kanıtlamış

olacak, özgüvenim artmış olarak başka şeylerle meşgul olabilecektim. Babamı mutlu etmek

icin başladığım uğraşın, beni mutsuz edeceğini nasıl bilebilirdim?”

“Babam kendi mutluluğu için benimkini umursamıyor bile”dedi çocuk.

“Ne yapalım biliyor musun? Bu yazıları çöpe atalım gitsin.”

“Evet bu beş kuruşluk yazıları çöpe atmalı.” dedi çocuk. En iyi onay yeninin onaylanmasıdır.

İçinde bulundukları çeliski birbirlerini iki çocuktan daha iyi tanıyordu. Buna bir son vermek

istedi nanik:

“Bay ebedi hakkında gerçek bir yazı yazsak seni mutlu eder miydi?”

Gülümsedi çocuk. Elini uzattı naniğe:

“Benim adım zamane.”

2

İlkbaharın başlamasıyla şenlikler düzenlemeye başlardı insanlar. Sokak eğlencelerinden tutun,

tüm ülkenin odaklandığı festivaller tantanalarından hiçbir şey yitirmeden varlığını sürdürürdü.

Bay ebediyi anma etkinlikleri bugün başlıyordu. Ancak eğlence başka bir duyguya evrilmiyor,

canlılığını koruyordu. Bir rivayete göre bay ebedi kimsenin yas tutmamasını rica etmiş. Bir

başka rivayet ise bunun tam tersini söylemekten geri kalmıyordu. Bölgelere göre farklılık

gösteriyordu inanışlar ve inancın beslediği anlayışlar...Ülkenin bazı kesimleri deliler gibi

eğlenmeyi sürdürürken, bay ebedi etkinliklerinden sonra eğlenceyi merkezlerinin dışına itip,

yas tutmaya başlayan bir kesim de vardı ama o kadar durağan olurlardı ki yoklar sanardınız.

Neye inanırlarsa inansınlar en azından o hafta için; bay ebedi ile yatılır onunla kalkılırdı.

Televizyonda bay ebedinin ne kadar harika biri olduğu anlatılıyordu. Nanik merak içinde

dinliyordu. Usul usul kanıyordu merakı. Ancak anlatılanlardan hiçbir sonuca varamıyordu.

Sarfedilen bütün kelimeler “harika” kelimesinin kullanılmasına yönelik hazırlıklardı.

Cümleler gerçekten güzel bir kurguyla birbirine bağlanmıştı. Yoksa yılların klişeleşmiş ve

nereye bağlanacağı çok önceden kestirilebilen ifadelerini dinlemek için kimse beklemezdi.

Gerçi nanik bundan pek emin değildi. O artık sadece şöyle duymaya başlamıştı:

“harika”

“harika insan”

“harkulade”

Cümleler harikaya doğru akıyorlardı. Şelalenin sonuna vardıklarında ve düşüp birbiri üzerine

yığılırken çıkardıkları ses, insanların kanıksadığı, tekdüzeleşen ‘harika’ sesiydi. Şelale

gerçekten harikaydı. Ama biri sürekli onun harika olduğunu yineliyorsa, bir anlamı

kalmıyordu. Nanik kelimelerle boğulmaya yüz tutardı, yüzebilmek için başlıbaşına bir yüzme

stilini bilmesi yeterli değildi. Diğer stillere de hakim olmalı, sözün gücünden art-niyetleri için

yararlanmaya çalışan medyokratlarla baş edebilmeliydi. Köpekbalıkları kol geziyordu, tüm

söylenmiş sözlerden oluşan okyanusta. Bunlar birbirlerini daha acıkmadan yiyecek kadar

insanlıklarını unutmuş mahluklardı. Nanik bazı şeylerin, en azından bu kadarının farkındaydı.

Zeytinyaği gibi üste çıkan anlamsız sözlerden derinlere dalardı ve nefes alırdı orada...Oysa sığ

yerlerde olması ögüt edilmisti ona, güven içinde olabileceği tek yerde.

Birazdan zamane ile buluşacaktı. Bay ebediyi tanımak ve içinde bulundukları günleri daha iyi

anlamak istiyorlardı. Babası bıkmak usanmak bilmeden birbirinin aynısı programları izlemeye

devam ediyordu.

“Dışarı çıkıyorum baba” dedi.

“Şu bay ebedi ne harika bir insan” dedi babası, televizyondan bir an için başını ayırıp naniğe

şöyle bir baktı.

3

Metroda karşısına oturan kadın onunla konuşmaya başladığı zaman, ilk başta duyumsadığı

memnunluk, yerini hemen rahatsızlığa bırakacaktı. Bir yerlere ulaşmak için bir takım araçları

kullanan insanlar, birbirlerine de bu yolla ulaşabilirdi. Ama onun imgeleminde onlarca insan

bir arada, hiç konuşmadan yolculuk ediyordu. Kısa yolculuk süresince edinilecek bir

arkadaşın bir yarara hizmet etmeyeceğini düşünmüş olsalar gerek, bu bağlamda bir ilişki

biçimi gelişmemişti insanlar arasında. Oysa iki gündür insanlar onunla konuşuyorlardı. Gerçi

kadın belli ki saldırgan bir tavır içindeydi.

“Küpe takmışsın.” dedi kadın, iğrenç bir parfüm kokusu naniğin burnunu imha, solunum

sistemini de perişan etmişti.

“Sizde de var” dedi nanik. “Hem bir sakıncası mı var?”

Kadın naniğin beklediği cevabı vermeden, soruları sadece kendisinin sorabileceğini öngören

bir keskinlikle devam etti:

“Askerlik bana yakışır mı?”

“Hayır, askerlik kimseye yakışmaz.” dedi nanik olanca sakinliğiyle.

Kadın cevapla değil, soracağı soruyla ilgileniyordu. Bu da konuşmayı en başindan

sürdürülemez kılıyordu.

“Küpe de sana yakışmaz, kadına yakışır. Üstelik tanrı kadında dahi tek delikten sonrasını

günah sayar.”

“bence günah degil bu...”

Kadın naniğin sözünü keserek “Sence günah değil. Sen nesin? İnsansin. Burada insana göre

diye bir şey kabul edilemez. Tanrıya sor bakalım bir de!”

“Sordum ancak bir kez bile cevap alamadım.”

Cık cıklamaya basladı kadın. Naniğin sol kulağında dört küpe, kıkırdağında da bir tane

piercing vardı. Kadın sağda da bir küpe olduğunu gördü ve yanında oturan adamdan yardım

almak için döndü.

“Haklı değil miyim?”

“Kesinlikle haklısınız hanfendi. Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” dedi

yaşlıca bir adam, söz sırasının kendisine geleceğini biliyormuş gibi.

“Bay ebedi bu günleri görse, böyle gençlerle karşılaşsa ne derdi acaba?”

“Çok üzülürdü doğrusu, ah zamane gençliği.”

“Benim kulağıma taktığımı niye aklınıza takıyorsunuz, sizin için bende üzülüyorum doğrusu.”

“Üzüm üzüme baka baka kararıyor canım” dedi kadın iyice sevimsizleşerek.

“Evet, evet hepsi birbirine bakıyor, birbirine benziyor. Kişiliksiz bunların alayı. Kendin gibi

olsana be..Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi..”

“Yazık bunlara geleceğimizi emanet edecegiz ne büyüklere saygı, ne tanrıyı tanımak, ne örf,

adet”

“Dejenere efendim bunlar, ar ahlak ara ki bulasın.”

“Birbirinize bir baktınız, karardınız” dedi nanik, bir anlık suskunluklarından faydalanarak.

“Saygısız” diye yetiştirdi kadın.

“Bay ebediyi hiç gördünüz mü?” diye sordu nanik, sinirlerine hakim olmaya çalışıyordu. Bu

kadar nasıl sabrettiğine o da şaşırıyor, mantıksızlığın en tahammül edemediği şey olduğunu

yüzlerine haykırmak istiyordu. Sinirleri vahşi atlar gibiydi. Sinirinin üstüne oturuyor, onu

evcilleştirmeye çalışıyordu. Damgalanıp canı yakılan sinir, hoplayıp zıplayarak naniği

üzerinden atmaya çalışıyordu. Düştü düşecek derken, sancılı geçen bir kaç saniyeden sonra

sinirini uysallaştırıyordu. “Büyüyorum galiba” diye düşünmeden edemedi sinirini okşarken.

Ancak büyümek, karşısındaki insanlar gibi çocukluklarını unutanlardan olmak istemiyordu.

“Bu ne kadar tuhaf bir soru?” dedi kadın, “Tabi ki gördüm, bu ülkede yaşayan herkes, bütün

dünya görmüştür.”

“Bay ebedinin küpesini de görmüş olmalısınız o halde” dedi nanik kendinden gayet emin

gözükerek.

“Hımm hatırlamıyorum doğrusu” dedi adam.

Kadın cevap vermeyince “Ya siz?” diye sormak zorunda kaldı.

Kafasini hayır şeklinde salladı sonunda. “Saçmalıyorsun, olamaz öyle şey” dedi kokusu kadar

kesif bir sesle.

“Ona o kadar cok baktınız, ama nasıl göründüğünü, küpe takıp takmadığını bilmiyorsunuz,

işte bu çok komik.”

“İşte gercekler: Bay ebedi küpe takıyordu!” diye devam etti nanik. O kadar coşkuluydu ki, dinleyenleri

şüpheye düşürmek bir yana , buna kendisi bile inanabilirdi.

“Böyle saçmalık işitmedim, nasıl olabilir bu! Asıl bu sözleri söylerek sen gülünç duruma düşüyorsun.”

Kadın kutsal bir şeye saygısızlık yapılmışcasına verdikce veriştiriyordu.

Nanik arkasına yaslandı ve anın tadını çıkarmaya başladı. Kadın çoktan köpürmüştü, ne yanındaki

adam ne de bir başkası onu sakinleştiremiyordu.

“Boşverin, hepsi saçmalık.” dedi nanik inmeden önce. Kadının kokusundan kurtulduğuna seviniyordu

en çok..

4

Zamane onu bay ebedi kafede bekliyordu. Başına gelenleri anlatti. “Biz onlara eski kafa deriz, onlarda

bize dejenere derler. Hemen bir ötekileştirme çabası yani. Birbirimizi hiç anlamaya çalısmayız” diye

yorumladı zamane. İçtikleri çayın parasını ödeyip kafeden çıktılar. Şehirin meydanına yakın bir yerdi

burası. Bay ebedi kütüphanesine gitmeye karar vermişlerdi. Belgelerden yola çıkmak en sağlıklısıydı.

Birdenbire bir gürültü koptu...Sloganlar, küfürler birbirine karışıyordu. Kalabalık bir grup gözüktü,

koşuşuyorlar, arkalarından gelen polisten kaçıyorlardi. En başlarındakı sakallı, kıvırcık saçlı çocuk

“Buradan kardeşlerim” diye bağırıyordu. Şaşkınlıkla bakakaldı nanikle zamane. Böyle bir şeyle hiç

karşılaşmamışlardı daha önce. ”Bunlar bay ebedi etkinliklerini protesto edenler” dedi zamane.

İnsanların öcü gözüyle baktıkları, annesinin babasının uzak durmasını tembihledikleri insanlardı

bunlar. Onlara ilgiyle baktı ve başlarına bir şey gelmemesini diledi. Anlaşılan etkinliğin ilk gününde

meydanda eylem yapmak istemişler, polis tarafından engellenince taşkınlık çıkarmışlardı, işler

çığrından çıkıvermişti, her zaman ki gibi.

“Bu insanları bulmalıyız.”

“Haklılık payın var nanik, bay ebedi hakkında bir şeyler öğrenebiliriz böylece.”

Bay ebedi stadının yanındaydılar, stadın içinde binlerce insan olmalıydı. İnsanların böyle binlercesi

belli, zararsız amaçlar için bir araya gelebiliyordu. Sınırları olan, çevreden izole olmuş bir ortamda

dilediğince bağırıp çağırabiliyorlardı. Çünkü uğruna bağırdıkları şey tuttukları futbol takımı oluyordu.

Ancak tribünde tek ses, tek yürek olabiliyordu bu insanlar. Stadın dışına, sokağa çıkıp, evlerine doğru

yola koyulduklarında, tek başlarına kalıyorlar ve bir hiçe dönüşüyorlardı.

Adamın biri kollarından tuttu “Çabuk olun cocuklar” dedi. Arkasını dönüp henüz kaybolmuş olan

protestoculara “Orospu cocukları” diye bağırdı. “Stadtakilerin eline vereceksin bunları, lime lime

edecekler itleri”. Naniğin kolu acımıştı, kendini kurtarmaya çalıştı, ancak adamın o pek tehditkar

halinin altyapısını oluşturan gücünü alt etmek imkansız görünüyordu. Stadın içine girdiler bir kapıdan.

“Bakın çocuklar, şimdi bir koşu yapılacak. Bay ebediyi anma koşusu. Elbette biliyorsunuz, her sene

yapılır. Bu sefer bir organizasyon hatası iste...Neyse karıştırmayın şimdi zaman yok...İsterseniz

yarıştan sonra anlatırım. Sizin koşmanız gerekiyor! Ama tazı gibi koşmak yok! Yorgunmuşsunuz gibi

yapacaksınız! Zira 50 kilometredir kosuyorsunuz...Eğlenceli değil mi? Rol yapacaksınız

yani...”diyerek pişkin pişkin güldü, gözünü kırpmayı unutmadan.

“Siz koşmak istiyorsanız buyrun koşun, koşmakta özgürsünüz, takdir edersiniz ki bizde özgür

insanlarız, pençelerinizi de uzak tutun bizden” dedi zamane.

“Olayın ciddiyetini anlamadınız galiba. Ülke çapında olan önemli bir organizasyondur bu. Gazetelere

çıkacaksınız, öte yandan maddi kazancı da olacak, değerlendirmemek basiretsizlik, aptallık olur.”

“Organizasyonu beceremeyen sizsiniz, bedelini bize ödetmek istiyorsunuz, pes doğrusu.” dedi nanik.

“Çabuk şu odaya girin.” dedi adam emir vererek. “Yoksa sizi eşek sudan gelinceye dek döverim.”

“Siz kimsiniz yahu, zorla alıkoyma, yarıştırmak istemek, tehdit, bunu nasıl açıklayacaksınız insanlara,

merak etmeye başladım.”

“Kolay, sen o küçük aklını buna yorma, bana karanlık derler. Ortada bir beceriksizlik yok, her sene bu

koşu bu yöntemle düzenlenir. Laf üretmeyecek, dediğimi yapacaksınız. Bunu yapmaya *ö*ü*üz

mahküm. Söylediğiniz her şeyi bay ebediye yapılan saygısızlık olarak okuyorum, yarışmayı kabul

etmezseniz, sizi bundan ötürü bir güzel dövdüğümü anlatacağım. Bu ülkede mahalle yasaları işler.

Benim olduğum yere çöpünüzü dökemez, arabanızı park edemezsiniz! Kızlara yan gözle

bakamazsınız.Sizin hiç bir boktan haberiniz yok. Çabuk girin şu odaya, canınıza okurum, buradan da

bir yere çıkamazsınız! Çıkarsanız da linç psikolojisinin içinde bulursunuz kendinizi!”

Nanikle zamane birbirlerine baktılar. Adamın dediklerini yapmaktan başka çareleri yoktu. Düpedüz

kaçığın biriydi.

Odanın içinde bekleyen ona yakın insan vardı. Üzerlerinde sayılar olan atletler giymişlerdi.

Ellerinde atlet olan bir adam onlarla konuşuyordu. Kimisinin durumu hiç yadırgamadığı, yadırgamak

bir yana yarış bitse de paramızı alsak ruh halinde ortalarda dolandığını, kimisinin ise kendilerininkine

benzer bir ürkeklikle kenarda olacakları beklediklerini gördüler.

Adam yanlarına sokuldu, elindeki atletleri uzatarak “Size bu firsatı başka kimse vermez, ona göre

değerlendirmesini iyi bilin. Bakın şimdi yarış bitmek üzere, birinci belli yani, piste çıkınca kendinizi

hiç kasmayın. Elli kilometre koşmak sizi yedi bitirdi, koşarken bunu unutmamanızı istiyorum. Siz son

dokuz kişisiniz. Yarış biter bitmez bu odaya geri dönün, isterseniz ödül törenini de izleyebilirsiniz.

Hadi koçlarım, göreyim sizi!” der demez, tüm sürüsüne bakma gereksinimi duydu.

“Sporcular! Depar atmaya baslayın, olabildiğince yorulmanızı istiyorum. İnandırıcı olmasını

istiyorsak, ter bezlerini çalıştırın. Siz koştuktan sonra zemin sırılsıklam kalmalı.”

Adamın soylediğini iki etmeden koşmaya basladı, nanikle zamane dışındaki herkes. Karanlık hiç

bozmadığı tehditkar bakışını bir kez daha esirgemeyince, çaresiz onlarda hareket etmeye basladı.

Çeyrek saat kadar sonra kapının açılacağını, hazır olmaları gerektiği söylendi. Saat yönünün tersine

doğru koşmayı unutmasalar iyi olurmuş. “Bu ülkede hep geriye gidiliyor zaten, ileriye gidildiğini

görmedim ki.” diye düşündü nanik.

“Kaç numarasın?” diye sordu zamane.

5

Kapı açıldı, koridordaki sporcular yerlerinde saymaya baslamıştı. Kollarını ileri geri sallıyorlardı.

Nanik zamaneye göz kırptı. Konuşmaya çalışsalar bile stadtaki gürültü bir hortum gibi seslerini çekip,

dünyada duyulmadan uzaya gönderecekti. Koşmaya başladılar. Kahkaha sesleri duyuluyordu, küfürler,

aşağılamalar, bu ülke sizinle gurur duyuyorlar, anons. Nanik bayılacağını hissetti. Anons ikinciye

tekrar edildi. “Son olarak bay ebedi caddesini kateden koşucularımız stada girmişlerdir. 50 kilometre

süren Bay ebedi için düzenlenen koşu yarışması birazdan sona erecektir. Hemen ardından bay

ebedinin anısına düzenlenecek olan futbol müsabakası başlayacaktır.”

“Bay ebedi!” diye coşkulu bir tezahürat başlamıştı.

Nanik delireceğini hissetti.

“harika”

“harika insan”

“harkulade”

Kafasındaki sesler tribunleri susturacak kadar güçlüydü. Tüm bu karşı konulamaz gibi duran iradeye

nispet, depar atmaya başladı. Naniğin plana uymadığını görünce bir an duraksayan zamane, önce

yetişip onu durdurmayı düşündü. Karanlığın iyice kararmış yüzü aklına geldikçe aklı çıkıyor, yarıştan

sonra üzerlerine kara bulut olup yağacak oluşunu, naniğin nasıl olupta düşünmediğine şaşırıyordu.

Tüm düşündüklerine tezat hızlanmaya başladı. Söylenenleri yapmamanın ona katacağı mana,

baskıların, tahakkümlerin yaptırımlarını katlanılır kılıyordu. Naniğe yetişti, yan yana koşmaya

başladılar. Tribünler önce sessizliğe bürünmüş, ardından binlerce insanın yaptığı bir dedikodu

başlamış, uğultu gitgide yükselen tekdüze bir kakafoniye dönüşmüştü..

Nanikle zamane kahkaha atıyorlardı. Hiç bu kadar eğlenmemişlerdi belki daha önce.

Bitiş çizgisine vardıklarında, belki yorulduklarından değil de gülme krizinden dolayı, yere attılar ıslak

vücutlarını, gerçek olmayan bir yarışta, tek gerçek olan onlardı..

Tribünün homurtusu umurlarında değildi.

6

Festivallerden kalan balonlar ve süslerle bezeliydi metro. Nanik bir an önce evine dönmek istiyordu.

Buz tedavisi için çok geç kalmış oldugunu bile bile. Karanlık okkalı bir tane patlatmış, kaşını yarmıştı.

Yaşaması için yalvarması gerekmişti. Ya da adam basbayağı blöf yapmıştı. Ancak zamaneye salladığı

tekmeler, zamanenin ayakkabısına kusmasıyla sonuçlanınca, zamaneye daha da acı tekmeler indirmiş,

sonra da üstünü başını temizlemek için gitmeye karar vermişti.

Balonlardan birini patlattı nanik. İstasyondaki insanların çoğu bomba patladı sandı. Sesten daha hızlı

bir reflex gosterdiler ve tehlikeye doğru dikkat kesildiler.

“Korkmayın lütfen, korkmanıza gerek yok.” dedi otoriter bir ses. “Sadece bir aptalın patlattığı bir

balon sesiydi.” dedi naniğe doğru ilerleyerek. Adamın göbeğini bir balona benzetti nanik. Uçacağına

yere yapışan bir balon. Balonun bıyıklarına bakınca ister istemez güldü.

Bir uğultudan söz edilebilirdi, özellikle de böylesi kamusal alanların, bir tribünden farkı yoktu. Bu

sefer ki uğultu toplumun ortak deklarasyonu gibi yükselmisti. Sanki toplum sadece beraber sevinebilir

ve beraber korkabilirdi. Boylesi durumlarda aynı tepkileri verebilir ve bir toplum olabilirlerdi. Geri

kalan zamanlarda beraber yaşamak zorunda kalan insanların herbiriydiler.

Naniğin suratındaki ifadeyi beğenmemisti adam. Hem patlamış kaşıyla tam bir serseriye benziyordu.

“Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?”

“Anlamadıysanız tekrarlayabilirim.”

“Toplum içinde böyle kendini bilmez hareketler sergileyemezsiniz.”

“Balon patlatamam mı?”

“Tabi ki, terör çağında yaşadığımızı unutuyor gibisiniz. Ve kapalı alanlarda balon bir bomba kadar ses

çıkartabilir.”

“Ama öldürmez.”

“Korkutur.”

“Korkmayın, bir balonun patlarken çıkardığı sesten korkmak sacma değil mi?”

Olanlar naniği yıldırmıştı ve haklı ya da haksız olsun kimseye pabuç bırakmak istemiyordu.

“Ah bay ebedi, anma günlerinde dahi sana rahat yok.”

“Bu balonlar mı onu rahat ettiriyor?”

“O bizim eğlenmemizi isterdi, bu eğlencenin bir parçası.”

“Sizse deminden beri canımı sıkıyorsunuz.”

“Bakın bay ebedinin ölümsüz ruhu adına sizi affediyor, polise teslim etmiyorum.”

“Size bakarak bay ebedinin nasıl biri oldugunu çıkarmaya çalışıyorum.”

“Ne dedin sen?’

“Bay hiç diye birini duydunuz mu dedim.”

“Yoo, o da kim?”

“Nerden bilebiliriz ki değil mi, o bay hiç. Ama ona saygı göstermek zorundayız. Hem inanın bana, bay

hiç olmak bay ebedi olmaktan çok daha eğlenceli.”

7

“Evet tam olarak söylemek istediğim bu...Bay ebedi asla üzülmemizi istemez, hayata pozitif bakan

insanlar olmamızı isterdi. Hele bu günlerde üzüntü, elem, keder.. Ne demekmiş canım bunlar.’’

“Üstadm büyük bir yanılgıya düşmüşsünüz, insanları yanıltıyorsunuz..Bay ebediyi anlamamışsınız.”

“Bir saniye açıklayayayım efendim. Bu kelimelerin hepsinin unutturulmasının gerektiği vakti

zamanında bay ebedi tarafından bildirilmiş, işte belgeler, bakın bu onun el yazısı.. Diyor ki bu cinsten

kelimeler gençlere unutturulmalı.”

“Olacak şey degil.”

“Unutulacak! İşte burda yazıyor.”

“Bunu siz diyorsunuz. Tarihi saptırmaya, gerçekleri unutturmaya çalışan sizsiniz, kendisini rüyamda

gördüğümü söylüyorum. Benim aracılığımla gerçekleri söylememi isteyen kendisidir. Yalan dolan,

mesnetsiz konuştuğunuzu bütün ülkenin duymasını istedi.”

“Bunu büyük bir hakaret olarak kabul ediyorum, ama bana değil bay ebediye, ben kendisiyle rüyamda

tavla oynayacak kadar samimiyim, söylüyor muyum, reklam yapıyor muyum...Neyse ne

diyordum...Ha... Bütün acılarımızı akıtmalıyız üzerimizden. Bunun nesini kabul etmiyorsunuz..

Bakınız, bu bizi diğer toplumlardan farklı kılıyor. Bizler ne şanslı kullarız ki bu topraklarda dünyaya

geldik. Böyle bir toplumda varolup yetiştik.. Biz de ne yapıp ne edip, bu niteliklerimizi diğer

kuşaklarımıza taşımayı başarabilmeliyiz. Bizdeki gelenekler öteki toplumların imrenerek baktığı

ögeler taşıyor. Bu etkinlikler sona erdiğinde, bundan köşe yazılarımızda, tv programlarında sürekli

bahsetmeli, insanlarımızın bellekleri beslenmeli, gençlerimize bay ebedi sevgisi aşılamalı..Hem bu

konu hakkında bay ebedi ne demiş: Unutulmayacak, unutturulmayacak. İşte bakın...”

Babasıyla annesi televizyon programındaki tartışmaya kendilerini kaptırmışlardı. Bırakın kaşının

yarıldığını, geldiğini dahi farketmediler. Televizyonda konuşulanları duyduğunda tiksindiğini hissetti

ve odasına kapandi. Yarın zamaneyle birlikte kütüphaneye gitmeyi deneyecektiler bir kez daha.

İlerleyen saatlerde ondan telefon alacak, aldığı darbelerden ötürü ayağının iyice şiştiğini, aksayarak

yürüdüğünü, yarın gelebilmesinin şişin, en azından yürüyecek kadar izin vermesine bağlı olduğunu

öğrenecekti. Bay ebediyi tanıyamasalar da yumruğu ve tekmesiyle tanışmışlardı.

8

Bay ebedi kütüphanesi şehrin en büyük kitaplığıydı. Bina kadar uzun göstermelik bir kapısı vardı.

Gerçek kapıda çok küçük sayılmazdı. Mimarisi icin gotik deseniz denmezdi, iç mimarisi de baroktan

izler bulsanız da barok diyemezdiniz. Kesin olan bir şey varsa; bir mabet kadar dingin ve huzur verici

olduğuydu.

“Kütüphane bir hafta boyunca kapalı arkadaşlar.” dedi görevli.

“Bunu tahmin etmeliydik.” dedi zamane. Ancak sesinde bezmişlikten eser yoktu. Sonuna dek bay

ebediyle uğraşmaya hazırdı. Ayağının aksamasına rağmen topallayan ruhunu ayağa kaldırmak için

oradaydı.

Karşıdaki bay ebedi konferans binasının önünde bir topluluk birikmişti. “Zamane bak, bunlar

protestocular, hadi yanlarına gidelim.”

“Sakın gitmeyin onların yanına, bay ebediye inanmayan işsiz güçsüz takımı, birbirinin kuyruğuna

dolanan çakal,hain hepsi.”dedi gorevli tükürükler saçarak.

“Bay ebedi hakkında ne biliyorsunuz?”diye sordu zamane.

Elini alnına koydu gorevli, biraz düşündükten sonra “Valla herkes ne biliyorsa...”

“Bırakın herkesi, siz ne biliyorsunuz?”

“Hiçbir şey” dedi adam gayet olağan bir durummuş gibi.

“Şu karşıdaki kalabalık hakkında ne çok şey biliyormuşsunuz oysa.” dedi zamane. Kütüphanenin dev

kapısı her zaman açık dururdu. Ancak bu da lanet olası sembollerden biriydi. Konferans binasına

doğru yürümeye başladılar.

“Çıldıracağım,çıldıracağım,çıldıracağım... ” dedi nanik.

İnsanların arasına karıştılar. “Hoşgeldiniz!” diyordu her biri. Bay ebedinin heykeli kültürün

bekçisiymiş gibi dikiliyordu binanın önünde. Bay ebedi de bunca karışıklığın nedeni kendisi değilmiş

gibi gülümsüyordu.

“Bir lideriniz var mı?” diye sordu zamane bir kıza.

“Bir lidere gerek yok ki” diye cevapladı kız.

“Aranıza katılmak istiyoruz” dedi

“Bundan memnunluk duyarız” dediler.

“Peki neden bahsettiğinizi biliyor musun?” diye sordu bir çocuk.

Sese doğru döndüklerinde geçen eylem hengamesinde gördükleri sakallı, kıvırcık saçlı çocukla

karşılaştılar.

“Bay ebedi hakkında ne biliyorsunuz, toplum uzerindeki yetkesine ne diyorsunuz?”

“Bay ebedi hakkında hiçbir şey bilmiyoruz, onun gerçek olup olmadığına dair şüphelerimiz var.” dedi

nanik.

“Onunla ilgili bilgilere ulaşmak için arkeolojik kazılar yapmayı düşünmedik desek yalan olur” dedi

zamane.

“Aslında o var ya da yok gibi bir tartışmaya girmek değildi birincil niyetimiz. Toplumun ona

bilinçsizce, körü körüne bağlanması derdimiz.” dedi nanik.

“Yani ne konuştuğumuzu bilmek istiyoruz.” diye ekledi zamane.

“O halde aramıza hoşgeldiniz, benim adım ayraç, bu dünyadaki en merak ettiğim şeylerden biri bir

isme sahip olmamdır. Burada toplanmamızın nedeni bay edebi etkinlikleri için harcanan paraların

hesabını sormaktır. İçeride bir komisyon hükümete yüklü bir fatura çıkarmaya hazırlanıyor. Her sene

lüzumsuz harcamalar yapılıyor. Her sene birbirinin tekrarı. Bay edebiyi en iyi anlatan yazı yarışması,

bay ebediye en benzeyen resim, heykel yarışmaları, onu konu edinen en tutkulu, en guzel sarkı, dans,

tiyatro yarışmaları...Bunlardan baska bir çok sey söylenebilir. Ancak bunları bay ebedinin kim

olduğunu bilmeden yaptığımızdan, dünyanın gerçeklerinden uzaklaşan bir fantazma ülkesinde yaşıyor

buluyoruz kendimizi. Elbette her ülkede buna benzer şeylere rastlayabilirsiniz. İnsanların ihtiyaçları

insanlarınkine, devletlerin ihtiyacı devletlerinkine benzeyecektir. Ülkeden ülkeye değişen bir çok

gelenek, kutlama, bayram söz konusudur. Bunlar birbirine benzer heyecanlara gebe olurlar. Gel gör ki

bunlar bir toplumun ahlakını ölçen ahlakölçerler gibidir. Değerlerimizi koruduğumuz sürece gelenek

sürdürülmüş olacak, diğer kuşaklara aktarılacaktır.”

“Ben bunlara genelek” diyorum dedi zamane.

“İsimler önemsiz, neyse böylesi günlerde halkın ahlakölçerlerinin hızla calıştırılması hedeflenir.

Bununla beraber içimizdeki neşe, iyilik saçan insanı ortaya cıkartır ve toplumun arasına karışırız. Tüm

insanlar gibi iyiliklerimizi sergileme fırsatı bulur hatta yarışırız. Bir insanı programlayan, robotlaştıran

duzenlemelerdir bunlar bana kalırsa. İnsan kendi kuyusunu kendi kazar. Bellli ki doğallığı terk edip,

hayata sahte anlamlar yükleyip rasyonallestirmeyi marifet saymıştır. İktidarların insanları kontrol

etme biçimleri her şeyi kapsıyor gibi geliyor bana. Doğallığımızdan ne kadar cok uzaklaşıyorsak

onların etki alanına o kadar çok giriyormuş gibi düşünebilirsiniz bunu. Tabi bunlar benim fikirlerim ve

buradaki kimseyi bağlamaz.”

“Her şey iktidarın elinde. Biz televizyon seyrederken onlar televizyon programlarından bizi

izliyorlar.” dedi nanik.

“Zira bizi onların elinde piyona dönüştüren ve bunu surekli kılan teslimiyet zaten insanların zihninde

meşrulaşmıştır. O nasıl bir oto-kontrolse bizi ayrık otu değil de, kokusundan, besininden ya da

görüntüsünden yararlı hale gelecek olan bir tuketilen imgesine dönüştürür. Oysa biz kendimizi üreten

ve tüketen olarak biliyorduk. Bu tüketiyoruz maskesi altında gizlidir. Bizi sindirirler. Diğer

sindirelebilen şeylerden bizi önemli yapan şey tekrar sindirelebilir oluşumuzdur.” dedi ilk defa

konuşan kız.

“Kurumların kapısında ip gibi sırada duran vatandaşların arasında sırayı bozan, onları kışkırtan

ötekilerden de ölesiye korktuğumuz için bu yürekli azınlığa katılmak ve çoğunluğu bırakmak

istemeyiz. Çünkü çoğunluk iyidir, sözünde haklıdır ve kısa ya da uzun vadede bu bize fayda

sağlayacaktır. Ancak çoğunluk belki de korkaktır, cahildir ve yahut umutsuzdur. Aslında dengeler tam

tersi konumdadır. Tahtarevalli de ağır basan nüfusun %5 i kadarıdır ve bu komik bir görüntü oluşturur.

Ve bunların bay ebediden haberi bile yoktur. Şöyle vardır; bay ebedi yalanı sürdürülmelidir. İnsanların

dizgelerden desenler, şekiller yaparak örmeye çalıştığı diyalektiğe vurulan darbedir çünkü; bayramlar,

anmalar, bay ebedi. Bir nostaljinin şimdiki zamanın yakasını bir türlü bırakmadığı, tekrarların yepyeni

bir şeyin gerçekleşebilme olasılığını sona erdirdiği cellat bir olgudur. Yeşermekte olan bir fidanın

kesilerek köküne hayranlıkla bakmaktır. Bizi her halükarda geriletecektir. Gelenekçiliğin,

muhafazakarların sivri uçlu baltasından kurtulmadıkca, iktidarın sobasında çıtır çıtır yanan çıtadan

başka bir şey olamayacağız. Ancak köz olmaya yüz tutunca farkedeceğiz içine düştüğümüz sakilliği.

Belki o zaman sıçrar da yakarız ortalığı. İş işten geçmişken büyük olasılıkla, hem de hiç arzu

edilmeyen bir şiddetle.”

“Yaşlıların nerede eski bayramlar dediğini duyar gibiyim.” dedi kız. “Yaşlılar için çok şey değişmiş

görünebilir, ancak kutlamalarda zamanla değişmekte olan insanların edimleri, vakti geldiğinde bayram

davranıslarına dönüşünce, bu dönüşen şey eskilere yabancı gelse de, bu iktidar icin kaygılanacak bir

durum teşkil etmez. Nihayetinde bayramlar sürmektedir. Yeni olan her şey onların kontrolü altında

teşekkül olmaktadır. Bunun yanında iktidar da kendi çocuğuna sahip değil midir?”

“İktidar çatımızdan sürekli damlayacak ve huzurlu günler yaşatmayacaktır. Ne kadar sıvarsak

sıvayalım akacak bir yer bulacaktır. İsterse çatıyı başımıza da yıkacaktır. Bizi kanımızla yıkayacaktır.

O yüzden çatlakların ve çatının nerelerden çürüdüğünün tespiti yapılmalıdır. Nasıl önlem

alabileceğimizi konuşabilmeliyiz. Evet, neden bahsettiğimizi çok iyi bilmeliyiz” dedi ayrac, susunca

şise suyunu kafasına dikti, sonra da kıvırcık saçlarını ıslattı.

“Geçen sene ki bay ebedi günlerini kameraya alsak, bu sene yaşadıklarımızın pek farklı olmadığını

görürdük gerçekten de.”dedi nanik.

“Peki bu durumda bay edebi kimdir?” diye sordu zamane.

“Bana kalırsa bay ebedi yoktur. Varolmamıştır, bir uydurmadan ibarettir.”dedi ayraç.

“Çıkıyorlar!” diye bağırdı kız.

Komisyon üyeleri korumalarıyla beraber dışarı çıktı. Basın mensupları bir açıklama için birbiriyle

yarışıyordu. Ancak hiç biri konuşmadan arabalarına doğru yöneldiler. Ayraç ve arkadaşları sloganlar

atıyorlardı. Ayraç torbasından çıkardığı devekuşu yumurtasını arabanın üstüne attı. Yumurtayı nerden

buldu acaba diye düşünen zamane ayraca hayranlıkla baktı. “inşallah kuş gribi olursunuz” diye

sırıtarak bağırdı üyelere. Üyelerde şaşırmıştı doğrusu. Patlayan yumurta arabanın ön camını tamamıyle

yumurtaya bulamıştı. Şöför silgeçleri çalıştırıp pisliği savuşturmaya çalışsa da, bu naniğe ancak bir

otomobil kuaförünün halledebileceği bir işmiş gibi geldi.

“Kaçın polisler geliyor!” diye bağırdı biri.

Ayraç zamaneyle naniğe dönüp “Kaçın kardeşlerim, sonra görüşürüz” dedi ve koşmaya başladı. Nanik

de heyecanla koştuğunu ayrımsadı. Sanki bir güç kafasını çevirdi Arkasına baktığında zamaneyi

gördü, koşmaya çalışıyor ama yapamıyordu. Ayağı çok acıyordu ve en fazla sekebiliyordu.

Polislerin içinde kayboldu zamane. Nanik gerisin geriye koşarak onlarca polisin arasına, zamaneyi

bulmak için atladı.

9

“harika”

“harika insan”

“harkulade”

“bay ebedi” diye sayıklarken, loş bir hücrede buldu kendini.

Bir müddet sonra içeri uzun boylu, geniş omuzlu, kravatlı bir adam girdi.”

“Nasılsın kayıp gençliğin temsilcisi?”

“........”

“Cevap ver ulan, sordugum en ipe sapa gelmez sorulara bile cevap ver!”

“harika...”

“Güzeeeellll, şimdi ...Ben kimim biliyor musun?”

“Harika insan...”

“Aferim, sen çabuk öğreneceksin, ancak bu işten kolay yırtacağını da sanma.”

“Harkulade...”

“Peki kimim ben?”

“Bay edebi..”

“....Nasıl...nasıl olur..şimdiye dek kimse bilememisti.” dedi adam. Boğazını temizledi ve bir an için

kaybettigi hakimiyeti tekrar elde etmek için, gözlerini naniğin gözünün en kuytuda kalmış yerlerine

dikti.

“Ben bay ebediyim, çünkü sen benim tahakkümüm altındasın. Senin bay ebedi olma hakkın sonsuza

dek elinden alındı. Sen hiç bir şeysin”

“Ben bay hiçim...”

Hıçkıra hıçkıra güldü adam, gerçekten de çok tuhaf gülüyordu. “Güzelll, komik çocuk, içinde

bulunduğun koşullara rağmen hala çok iyisin, beni bay derin olarak tanıyacaksın, öyle sesleneceksin.

Bay ebedi demek yok. Peki toplum kim?”

“Nasıl yani...Bilmiyorum, bilmekte istemiyorum.”

Kahkaha attı adam.” Bilemedin işte..Toplum bay ebedinin ikiz kardeşidir. Ancak ölü doğmuştur.

Delirmiş gibi gülüyordu. Nanik gerçekten çok korkmaya başlamıştı ve yalnızca evinde olmak

istiyordu. “Demek bay edebiyi merak ediyorsun, sana bir bir öğreteceğim. Bu konuda bir uzman

olduguma inanabilirsin.”

“Şimdi soylediklerimi tekrar et.” dedi kravatını gevşeterek.

“Benim tanrım bay ebedidir.’

“.....”

Nanige şakaklarından ve penisinden elektrik verdi adam. İçinde dolaşan akım, uyuyan bütün

yalanlarını uyandırdı.

Acıyla bağırdı. ”Benim tanrım bay edebidir!”

“Güzellll, ülkemin kurucusu bay edebidir! Tekrarla ulan!’

“Ülkemin kurucusu bay ebedidir!”

“Ülkemin devleti, askerleri, polisi bay edebidir! Güzel bağırmazsan elektriğin en guzelini veririm

sana.”

“Ülkemin devleti, askerleri, polisi bay ebedidir!” Nanik ağlıyordu ve gozyaşının içinden binlerce

gözyaşı saçılıyordu.

“Ülkemin din adamları bay ebedidir!&#

Yorum (13) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/4/2008 - zırha, kargıya, zehire karşı (bir şövalye)

ZIRHA, KARGIYA, ZEHİRE KARŞI ( BİR ŞÖVALYE )

 

Eylem, onu gözden yitirmemek, en uygun zamanı seçip yanına kadar sokularak en uygun (provasız) hamleleri yapmak; küçük bir kaos yarattıktan sonra ortamın berraklaşmasını beklemeden yanından tüymek, sonra...Bu hislerimi neredeyse belli ettiğim, aklını karıştırmayı hedeflediğim versiyon.Bunun gibi taslak halinde olan birkaç eylem planım daha var.Çeşitlemeler çoksa bu aklımın karışık olmasından.Eylem, birdenbire çekiciliğini yitirebiliyor.Bir dizi yeni karar alıyorum.Değiştiriyorum, durmadan değiştiriyorum.Yanından hiç ayrılmamak, kene gibi yapışmak, sonra...Kötü bir plan galiba.Bir başka versiyon daha; Havadan sudan konuşmak, daha kontrollü olmak.

Bütün planlar için ön koşul olan uygun zamanın nasıl ve ne zaman yakalanacağı ise tam bir giz.Öyle ya, büyük olasılıkla benim karar vereceğim bu uygun zamanın uygunluğu benim için mi yoksa onun için mi olmalı?Bu kararı vermek bana düşüyorsa bu durum salt toplumdan değil; yaratılışımızdan da etkilenecektir. Karar vermek bana kalırsa daha çok bekleriz gibi görünüyor. yaptıklarımın toplamı: Kantinde arkadaşlarımla oturup, onun arkadaşlarıyla beraber oturduğu masaya bakışlar fırlatmak, onu seyretmek. Yanlış topladığımı sanmıyorum.

Kısa ama kaçamak diye nitelendiremeyeceğim kadar uzun bir bakış. Artık yaşamak yetmeyecek bana.Hava ve su yetmeyecek.Zaman benim öteki zamanımdır.Öteki zamanlarımdan gelen doğrum, doğrusu; onu ötemden alıp aklıma koyar.Onu özüm yapar.Ve uzaklardan getirip aklıma koyduğum çağrışım: İki şövalyenin kargılarını birbirine doğrultması. Bu çağrışımdan çıkartabildiğim ilk anlam karşılıklı bir ilginin olması.Ama aklıma bu çağrışımı düşüren anlamın bu olduğunu hiç sanmam.Öteki anlamsa bu çağrışımı uzaklardan aklıma gelmesinin nedeni olmalı.Kim ki zırhın içindeki? Nasıl biri? Neden bakışların her şeyi anlattığına, açıkladığına inanıyorum? Bakışlar bir kargıya benzetilirse önyargı, kargının ucundaki zehir olmaz mı?Albenilerin en alımlısı olmamış mıdır her zaman zırh, kargı ve zehir.Kestirme bir soruyla kargışlı mıyız, diye soruyorum.Biraz da kaçık bir soru aslında.Kişi kendi bulup cevaplamalı.Hamlet’imsi bir soru bu, zehrin farkında olmak yada olmamak.Aklımda onu yaşattığım özün harcına karışmamalı zehir.Zehir besbelli tehlikeli, yine de çoğumuz onu özün karışımı yapmıyor muyuz? Ancak bu yolla göstermek istediği kadarını görebilirim.Veya görmek istediğimi görürüm kolayca.Onu daha gerçekten tanımadan gösterdiğinin görmek istediğimle denk olduğuna nasıl emin olabilirim? Zehrin farkında olmak ille de onu yenebileceğin anlamına gelmiyor.Zehir bulaşmıştır bir kere özüne.Akılcı olmayan ama fırsatçı damarlarında gezen fikirler artık iyice bulanıklaşmış olan bilinçten bir çıkış noktası arar.Dışa vurulmalı kuşkusuz.Zehrin, kendi başarısını izleyerek yengisinin keyfini sürmesi için.Yapmam gereken durumumu biraz daha sorgulamak.Zehir ağır ağır kanıma karışıyor.Oysa bakışlarının izini sürmeliyim,gizini çözmeliyim.En son konakladığı yerde buluyorum bakışlarını.Bu tümceyle birbirimize bakmadığımızı, en azından benim ona  bakışlarının yerini saptadığımdan beri bakmadığımı anlıyoruz.Baktığı yeri ona anlatmak istiyorum.Erimsiz bir fısıltıyla; yere, bizi buluşturamamanın verdiği tedirginliği yaşayan(elinden geleni yapmıştı oysa) aramızda sıkışıp kalmış zemine bakıyorsun.Artık birlikte bakıyoruz.Biliyorum ki, zehrimden arınarak yada arınmayı başaramadan bakışlarımızın kesiştiği bu düzlemden yürüyerek ona gideceğim.O zaman her adımda sıkışacaktır uzam.Tedirginliği, her adımımla benim tedirginliğimle eşitlenecek,kısalacak ve büzülecektir.Yanına vardığım anda kırılacak, sadece ikimizin duyduğu depremler olacaktır. Besbelli çevremizdekilerden ayrıldığımız ilk andır bu.Başkalaşımlar yaşadığımız,bazı duygularla sanki ilk defa tanıştığımız an odur.Başkalaşımımız çoğullaşacak, ya sorunsallaşacak yada bulgulanabilecektir.Yeni uzamlar elde edeceğiz depremlerin ardından kavuştuğumuz yeni şekillere bakarak.Uzam, zamana bağımlı bir işlev; ya köprü olacaktır aramıza ya uçurum.

Bakışlarını onları en son bıraktığım yerde sanıyordum.Oysa en gezgin duyumuzdur görüşümüz.Çağlar boyu örtülen tenimiz en gezgin olmayı dilese de...Bakışın kaynağına yönelmeliyim yine.İlerde ona doğra yürüyecek olduğum düzlemin merkezindeki bakışımı zorla kaldırıp ona sürüklüyorum.İliklerime dek titreyeceğim, tenime kadar yanacağım, biliyorum.Bakış ki, bir öncü gibi, tümel olandan önce tikel olana yol alacak, tikelin verdiklerini veya elinden zorla aldıklarını tümele getirecek.

Bakışımın içinde yol aldığı oylum ani bir spiral çizerek onun yüzüne kadar uzanıyor.Pitoresk bir sima onun yüzü.Birbirinin çağdaşı olmayan Quentin Metsys, Jan Van Eyck, Velazquez, Goya, Salvador Dali ve daha nice ressamın göreceli de olsa ilgisini çekebilecek, az bulunur bir yüz.Yüzünün anlattıklarını, taşıdığı ifadeleri, suretinin tüm detaylarını anlatmak istiyorum.Yapabileceğimin kendi tasarımımdan öteye gitmeyeceğine inanmasam; bu güzel çehreyi anlatmak adına kalemle kağıtla sevişirdim.

Onu arkadaşlarıyla konuşurken seyrediyorum.Benim hakkımda da konuştu mu acaba?Dünyada mutsuz insan bırakmayacak kahkahalarını duyuyorum.Bende onu böyle güldürebilir miyim?Beni sürekli denetleyen o mekanizma olmasa, eyleme izin yok!Uygun zaman değil,diye uyarmasa nerdeyse yanına gideceğim.

Kendimi bir an için zırhımdan sıyrılmış hissediyorum, yine aynı anın içinde tekrar giriyorum.Çıkrık çevrildikçe kapı-köprü büyük bir gıcırtıyla zehir dolu hendeğin üzerine kapanıyor.Kalenin en karanlık kulesinden Gesualdo’nun madrigallerini anımsatan (belki de Gesualdo’dur) bir müzik duyuluyor.Şarkıdaki durmak bilmez kromatizmler her şeyi anlatıyor

ama yine de sözlerini dinleyelim:

“Dilsiz  çığlık çığ gibidir. Senin sesini duyduğumda çığımı tetikleyen sesine doğru akışıyorum.Senli düşünce küçük bir ses dalgasına binemeden yutağımda bir yerlerde diniyor.Hep bir şeyler söylemek ister sessizliğim, bir şeyler söylediğimde senin duyduğun.Bir fısıltı; cebimin içini kurcalayıp duran anahtar.Bir sonraki nefesim kilitli...

 Gitgide inginleşiyor müzik, sesse daha yetkinleşiyor:

“Aşk, doğru anahtarı bulabildiğinde çıkan çıkırt  sesine güvenip büyüyen, zamanın içinde çözülmüş, teslim olmuş kilidin arkasından son kez bakan gizem yüklerini kusarak yeni anlamlarda bedenleşivermesidir.”

Şarkının sona ermesiyle kulenin içinde ışık yanıyor.Kuleden dışarıya ona, bocurgatın zincirlerini titreten yüzüne, bakıyorum.Bakışlarını takip etmenin imkansızlığını ve anlamsızlığını anlıyorum o anda.Eğlenceli olduğunu söyleyebilirim; acı verdiğini de.Şimdi Ece Ayhan’ın deyişiyle ‘dimdoğru’ bakıyorum.Bir an için gözlerimi kapatıyorum.İkimizi de zırhsız, ucunda zehir olan o kargılar yokken hayal ediyorum.Derin bir nefes alıyorum, taptaze bir bakış yolluyorum.Beni anlamış gibi kafasını çeviriyor, uzaduyuma inanmak istiyorum.Göz göze geliyoruz.O beni sarsan gözlerine göz kalemiyle “Çok güzelim” yazmış.Bakışlarımız olgunlaşamadan özekte çakışıyorlar, birbirinin içinden geçip boşluğa yayılıyorlar.Artık gözlerimden nefes alıyorum.

Bakışlarımız göz bebeklerimizde konaklıyor.İlk ikramımız gerçekler oluyor, bakışlarımızın taşıdığı gerçekleri paylaşıyoruz.Bu paylaşımdan kaç(ın)mak için olsa gerek arada sırada gözlerimizi kaçırışımız. Gerçeklerin geçiş yaptığı gümrüklerdir gözlerimiz.Ama sırrın ne kadarını ele verir, ne kadarını saklar ki bir çift göz?Bu nedenle kurtulmak istemiyor muyum bakışlarla örülü bu hapishane - kalelerden? Beni yeni uçlara, yan anlamlara götürmese zehrini unutup ondan hemen vazgeçerdim, diyorum.Aynı anda hem bakan hem de bakılanız.Meğer öncü diye nitelendirdiğim bakışlarımdan değil de onun bakışlarından haber alacakmışım.Bir öncü değilmiş ‘hain’ bakışlarım.Ona ait gözevinde bana ait sandığım bakışlarım ötüp duruyor bir bülbül gibi.Ya onunkisi?Neler neler söylüyor bana... Hatta daha ileri gidip bakışlarımın yerine geçiyor.Öğrenmek istediğimi bana eksiksiz söylüyor.Anlıyorum ki; bir aynayız ikimizde.O an gördüğüm onun bakışı değil; benim bakışım, benim öteki bakışım.Benim bakışım ise onun bakışı.Sanki zehirden hiç bahsedilmedi bu hikayede.Oysa hep vardı.Nüvem(iz)de, gözlerim(iz)de ve onun uzantısı bakışlarım(ız)da.Üstelik gördüğüm(üz) kendi kendimizi veya birbirimizi zehirlemiş olduğumuz.

Ah!Ne doğru bir benzetme, birbirimizin aynasıyız gerçektende.Aynanın beni güçlendirmek yerine direncimi kırmasının sebebi bu mu acaba?Ola ki bu, neden bu denli engel olsun ki bana? Sonunda kabulleniyorum:Onun bakışları - ne yazık ki - bende daha güçlü yansıyor.Zırhından başka güvenecek bir şeyi olmayan, düellodan kaçmış korkak bir şövalyeyim ben.İçimdeki çığlık, şarkı söylemeye başlıyor.Bir Bülent Ortaçgil şarkısı bu: ”Bırak, gün doğsun.Gün batsın.Korkanlar hiç gelmesin.Sevginin kabuğunu bilmeyenler lütfen sussunlar.Bütün sokaklarım sana doğru.”Sonunda bakışlarımı niçin kullanmam gerektiğini buluyorum.Zehrimi ve yılgılarımı eşikte bırakıp yöneliyorum aşka açılan kapının merdivenlerine.Bakışlar basamak olmalıydı aşka öteden beri.Bir aşkı başlatan böylesi bir bakış değil miydi?

Bu basamaklardan kendimi düşerken imgeliyorum.Zırhımı birkaç basamak sonra çıkartmaya cesaret edebiliyorum ancak.İtiraf etmeliyim cesurca; eğer zırhımı çıkarmasaydım, ağırlığımı merdiven kaldırmayacak ve aşağıya düşecektim.Zırhım ebedi mezarım olacaktı.Düşen zırhıma bakıyorum.Ne kadar paslanmış, hayret?Bu zırh mıydı etrafta caka satarak dolaştığım?Kargımı da atıyorum elimden tiksintiyle.Sonsuz bir iç görüyle bakacağım artık.Özeğimize geldiğimde zehirden arınıyorum.Artık o söyleyecek basamaklardan aşağıya mı yoksa yukarıya ma ilerleyeceğimi.

Somut ben ayağa kalkmış, uygun zamanın geldiğine kararlı, ona doğru gidiyor.Basamaklarda bekleyen öteki beni anlatacak ona.Öteki ben çığlıklarla fısıldıyor:Artık ötemde kalamazsın.Ötende olamam.İçinde benim için bir yaşam alanı aç ve beni komamdan kurtar.Düzlemimizi yürüyorum.Aramızdaki bu uzam köprü mü yoksa uçurum mu olacak bilmiyorum.Basamaklardaki ben için kapı açılacak mı bilmiyorum.Artık korkmuyorum (tamam, biraz korkuyorum) Sadece merak ediyorum.

Düzlemimizi yürüyorum.Yürüdükçe kısalıyor uzam, büzüşüyor.İçimde kırılan, kırıldıkça yeniden oluşturan, aman dileten bir deprem...

                                                                                                2003

 

(muhtelif tür yazarlardan çok etkilenim sahibi bi yazı, herkes geçiyor heralde bu yollardan,hiç sevmiyorum bu yazımı, ama dursun işte bu köşede...)

http://www.youtube.com/watch?v=imIb7maKfn8

supergrass - moving

 

Yorum (17) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/4/2008 - barışın ölü gelini

 

 

kadınların ölümle beşik kertmesi yapılabildiği topraklara gelmiştin pippa bacca. öyle ki kadına uygulanan şiddeti, zulü gören taşı toprağı bile çatlatır. 

"kötü insanlar her yerde var" diyecekti 13.04.08 tarihli hürriyet gastesi annenizin sözlerine dayanarak. ölüm haberinin üzerine mezartaşına oyulan harflerin büyüklüğündeki puntolarla. ama bu topraklarda yüksek libido yüksek kalibreli bir tabanca gibidir. bastırılmış cinsellikler an gelir tetiklenir, anadolu ateşi doymak bilmeyen bir açlıkla önüne geleni yutar.

hürriyet gastesi türkiyenin imajı konusunda fena halde dertli. ölmeniz türkiyenin menfaatleriyle uyuşmadı. bizim hala ne denli vahşileşebileceğimizi bilmemeliydi diyor alt metinde.  

yoksa bu ülkede kadınların başına neler gelebileceğini bu bol reytingli gaste herkesten çok biliyor olmalı, üçüncü sayfa haberlerinden. kadınlar kocalarından dayak yiyor, kocaları dahi onlara tecavüz ediyor. ama rezil olmaz o zaman hürriyet gastesi. türkiyenin her hangi bi yerinde, bi şehirde, bi köyde tecavüze uğrasın bi kadın, olmadık türlü davranışlarla karşılaşsın, rezil olmazlar. bu türkiyenin iç meselesidir. türkün türkten başka sırdaşı yoktur. bir türk bir türke tecavüz edebilir. ama içi sızlamaz hürriyet gastesinin.

geçtiği manşeti bu kadar çok sahiplenmesi aslında birazda seni suçladığını gösteriyor. niye bu topraklarda öldün diye... niye zagrepte, sofyada değil? şimdi tekrar türklerin ne kadar modern, harkulade insanlar olduğunu anlatmak gerekecek, sil baştan.

halbuki hürriyet gastesi bırakın türkiyeyi kendisinin ne olduğunun farkında değil. verdiği haberleri ilk başta kendisi unutuyor.almanya başbakanı merkelin dekoltesi ile yakından ilgilenen, bunu birinci sayfasında haber yapan bir gastenin senin ölümünden ötürü niçin rezil olduğunu bir türlü anlayamıyorum pippa bacca. hürriyet gastesi insan haklarının önündeki en büyük engel olan ayrımcılığa sapıyor. alenen defalarca cinsel ayrımcılık yapıyor. dünyaya rezil oluyoruz diye muhtelif milli savunma refleksleri geliştiren büyük gaste, dünyanın bizimle alay etmesine neden oluyor. (sadece hürriyet gastesi değil tabi ki...) tıpkı dünyanın bir anlam veremediği, paris hilton'a gösterdiğimiz abartılı ilgi gibi.

can dündar milliyetteki 15 nisan tarihli "merkelin dekoltesi" adlı yazısında merkelin dekoltesinin almanyadaki gastelerde ufak bir yer bile bulamadığını söylüyor. almanyadaki hükümet sözcüsü bir açıklama getirme gereği görüyor haberlerimizden sonra. "başbakan, akşam kıyafetinin bu ölçüde sükse yaratmasını amaçlamamıştır. dünyanın konuşacak daha önemli konusu yoksa elimizden bir şey gelmez."

söz konusu gaste, bir başbakanın yaptığı işe değil, kadın olduğu için, baldırına bacağına, göğüs çatalına odaklanıyor. dekolteye yorum getirmeden yapamıyor editörler.  

can dündar'ın yazısı şöyle son buluyor. "tecavüzcülerin bu kadar cüretkar davranmasında 'bir kısım basın'da her yaz dönemi uydurulan ve potansiyel tecavüzcülere göz kırpan "helga türk erkeklerine bayılıyor" haberlerinin hiç rolü yok mudur?

defne samyeli'de 16 nisan tarihli güneş gastesinde "şansölyenin çatalı" adlı yazında hürriyet gastesine çatıyor: "demek ki haber dilini cinsel ayrımcılık kokan kelimelerden temizlemek adına daha çok yolu var gazetenin." elbette bizim de reyting amaçlı gastelere prim vermememiz gerekiyor.

hürriyet gastesinin bir çok yazarını tenzih ederim. gastenini sahibi, genel yayın yönetmeni ve editörleri ile derdim. türkiyenin "gebze geçilmez" diye anılacak olmasından ötürü gocunuyorsunuz ama bunda sizinde payınız var.

nabızoyuna göre şerbet imali yaptığınız bir laboratuarınız olduğundan şüphem yok. 10 nisan tarihli gastelerinin manşetide "kız meselesi fitili yaktı" idi. ülkücülerle solcuların çatışmasını kız meselesine bağlıyor gaste. öyle olmadığını daha sonra öğreniyoruz. ancak kız meselesinin kampüs ortasında neler yaptırabileceğini itiraf ediyor bize. şimdi yeni, pippa bacca ölünce mi rezil oldun hürriyet gastesi? bu olayla ilgili yıldırım türker'in 13.04.08 de radikal 2 de çıkan "büyük gazetenin kız meselesi" diye isimlendirilmiş sıkı bir yazısını okuyup fikir sahibi olabilirsiniz. (hani alnım kocaman niye bi kılıç dövmesi yaptırmıyorum, elim de kocaman, ona silah yaraşır diyerek ateşler açan sakallı adamın olduğu haber)

kompleksli gastelerimizi okuyamıyorum beni hasta ediyorlar, sinirlerim bozuluyor pippa bacca.

şimdi keşke söz verebilsem sana barış damadı olacağım diye. ama mutlu mesut bir izdivaç yaptırmayacaklarını biliyorum. bir yolunu bulurlar ve yaptırmazlar. nitekim sana da bu izdivacı çok gördüler. anlık zevkler uğruna, kendinden sonrasını düşünmeyenlerin ihtiraslarına kurban, sonsuz barış ve huzurun katledilişinin tarihidir dünya. bu kara yazgıyı değiştirmek için senin gibi cesur, güzel yürekler gerekir. o yüzden seni gelinlikli azize mertebesinde görüşüm, saygı duyuşum, yas tutuşum...

bizim barışa karşı hissettiklerimiz platonik duygular olarak kalmıştır.

charles dickens'ın "büyük  umutlar" romanında şimdi hatırlayamadığım bir nedenle evlenememiş, yıllardır salonda dura dura düğün pastası kurtlanmış kadın gibi,

damatlığım tozlar içinde yüzyıllardır çevrilen bir dolapta duruyor.   

 

uyandırma köşesi: siz benim yazımı boşverinde asıl yıldırım türker'in 14 nisan pazartesi günü pippa hakkında radikal'de yazdığı öte sıkı yazıya bi bakın... o yazının adını unuttum...

 

dün 17.04.08 (tarihlerle bozdum kafayı) DevoTcKa istanbul'da garajistanbuldaydı. nefis bi konser verdiklerine eminim, gidemeyenler için  bi başka yerden konserlerinden bi şarkı...

http://www.youtube.com/watch?v=WEoxotgi0A4

DeVotcKa- the enemy guns

 

 

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/4/2008 - bir kıçlık yer...

sen güzelsin, çirkin olan bizleriz.

hayır, gönlünü almaya çalışmıyorum.

bunca pespayelikten sonra sana bakmaya

utanıyorum.

sana yalvaracağım filan da yok.

ama yüzünü çevirmeden önce dinle beni

senden başka gideceğim kimsem yok.

 

biliyorum acelen var,

beni dinlemeye zamanın yok.

bitmeyen isteklerin sende yarattığı sıkıntıları biliyorum.

ben yıllarca önce randevu almıştım senden.

kaosunun içinde beni unutmuş olmalısın.

milyonlarca insan gibi.

 

benimle çok uğraşacağını biliyorsun.

ancak kaçamayacaksın benden.

sen tüm sesleri duyarsın.

sen zaten tüm seslerdensin.

 

senden hiç vazgeçmedim ben.

yardımını benden esirgeme.

kara bir hayata beyaz bir dikiş atmaya çalıştığımı

söylediğimi hatırlıyorum.

 

hayat!

bir kıçlık yer aç bana.

 

yoksa tutulacak bir yanını bırakmadılar...

 

http://www.youtube.com/watch?v=nNd5R7FQBFg

rufus wainwright - rules and regulations

 

 

Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/3/2008 - ...

dostlar!!!

bir haftalık izin aldım, nasıl geçti anlamadım. demek ki, izin gayet anlamsız bi şey ve kullanılmaması gereken bir şey.

birliğe teslim olmadan önce son girdiğim internet kafeye geldim yine..tarih 12 aralıktı...

şimdi 68 gün kaldı..yaygın kulllanılan haliyle şafak 68... ama ben ona kupon diyorum... özgürlüğüm için 68 kupon daha biriktirmem gerek...sadece 68 kupona özgürlük veriyorlar... müthiş... dikkatlice kesip günümün kenarlarını koyuyorum bi kenara... bir gün tüm bu anlamsız günler lazım olacak bana...

esen kalın eğer öyle istiyorsanız

ciaooo

 

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

hiç...

her şey boş ama sen yine de keşke hayatı ıskalamasaydın...
Hold Heart - Emiliana Torrini

Son Yazılarım

eve dönerken ben...
ankara kalesi'nden cevap:
lades
**postcards from italy**
öykü denemesi: Cehennet
bay ebedi
zırha, kargıya, zehire karşı (bir şövalye)
barışın ölü gelini
bir kıçlık yer...
...
muz cumhuriyetinde iguanalar
küresel kayıtsızlık
bir greenpeace eylemi daha...
öz öz özgürlük...
ben en iyisi gideyim
sayın richter bir de beni ölçer misiniz?
çömlek patladı...
zamanda empati yolculuğu...
müebbeten rehinen
bir aşk için ikebana