...for the love of that girl, tears swell, you don't know why, for the love of that girl, they never fall, they can never run dry, for the love of that girl...
15/8/2008 - eve dönerken ben...
all my bags are packed and i`m ready to go i`m standin here outside your door i hate to wake you up to say goodbye but the dawn is breakin it`s early morn the taxi`s waitin he`s blowin his horn already i`m so lonesome i could die
so kiss me and smile for me tell me that you`ll wait for me hold me like you`ll never let me go cause i`m leavin on a jet plane don`t know if i`ll be back again oh babe i hate to go
ther`s so many times i let you down so many times i`ve played around but i tell you now they don`t mean a thing every place i go i`ll think of you every song i`ll sing i`ll sing for you and when i come back i`ll wear your wedding ring
so kiss me and smile for me tell me that you`ll wait for me hold me like you`ll never let me go cause i`m leavin on a jet plane don`t know when i`ll be back again oh babe i hate to go
now the time has come to leave you one more time now let me kiss you close your eyes and i`ll be on my way dream about the days to come when i won`t have to leave alone about the times that i won`t have to say....
oh kiss me and smile for me tell me that you`ll wait for me hold me like you`ll never let me cause i`m leavin on a jet plane don`t know when i`ll be back again oh babe i hate to go
i`m leavin on a jet plane don`t know when i`ll be back again oh babe i hate to go
but i`m leavin on a jet plane leavin on a jet plane leavin on a jet plane ...
sevdiceğim hep aklımdasın lades oynuyorum hayatla seni getiriyor aklıma aklımda diyorum kafamı karıştırmaya çalışması kendi gailelerinden menkul sorunlar içersinde bırakması oyunun kuralları dahilinde kazanacağından o kadar emin ki kırdığı lades kemiklerinin haddi hesabı yok hepimizde açtığı acı hesabı yıllar içinde değerini katlayan bir yatırım kefilimiz olmasak birbirimizin tek başına üstesinden gelinebilecek gibi değil o sebebten ya direnişim bastırıyorum bende ayrılık diyorum hayatta aklımda diyor ikimizden biri duyacağımız lades sesiyle yıkılacak ve ben seninle buluştuğumuzda ayrılmamak üzere öyle bir bağıracağım ki lades diye hayat ladesvari ne kadar düellolu alengirli oyunu varsa çekinecek bir daha girişmemeye böyle işlere ve çekilecek önümüzden...
denklerimizi alıp gitsek. sahici olan ne varsa ona ilk elden ilk ağızdan görsek, dokunsak; bilmesek de olur, unutsak unutsak s u s s a k. denklerimizi alıp gitsek...
Arkeologlar ekipmanlarını toplayıp gittiklerinde arkalarında kazı boyunca çalışmanın başından ayrılmayan ,saçı sakalına karışmış bir bizantolog bırakmışlardı. Yaşlı gövdesini düşüncesizce zorlamaması gerektiğini defalarca kez söylemişlerdi söylemesine. İhtiyar profesör ikazları ustalıkla geçiştirmişti. Asırlardır gün ışığı görmemiş şehrin üstüne gece toprak gibi çökmüş olmasına rağmen, sağlığını hiçe sayarcasına çalışmasını sürdürüyordu.
İki mermer yontunun arasında kalan duvardaki latince yazıyı okuyordu ki,hırıltılı bir ses onun yerine devam etti.
“Aleksandros buradaydı. Bu kenti de o kurdu,Gordion düğümünü çözdükten sonra. Pers ordusunu dağıttı,Mısır’a baş eğdirdi,İskenderiye’yi kurdu. Doğu seferini Babil’e dek sürdürdü. Öldüğünde dünyanın tek hakimiydi.”
Önce,çok içki içen arkadaşı sistina sandı hırıltılı sesin sahibini. Işığı karanlıktaki yüzü görebilecek şekilde yukarı kaldırdığında sistina kaçmaya gerek duymayacağına göre ortada tuhaf bir durum vardı.
“Kimsin sen?”diye sordu,hangi arkadaşının bu kadar berbat bir latincesi olduğunu düşünürken. Türkçe sorusuna karşılık latince geldi. “Işık canımı yakıyor,konuşmak isterim seninle,ancak yanıyor gözlerim,tutma ışığını yüzüme.”
“Neyin nesi kimin fesidir bu adam,bir ben kaldım sanıyordum oysa” diye iyice meraklandı profesör. Lambadaki ışık gibi kabına sığamıyordu. Aslında o hep böyle biriydi ve ona kalırsa; Aydınlanmayı isteyen kişi,ışık kadar çaba göstermeliydi. Işığı yere bıraktı ve gizem dolu kişiyi çağırdı.
Hemen gelmek yerine biraz beklemeyi tercih etmesi, ışığa fazla duyarlı,ne idüğü belirsiz kişinin kararsız olduğunu sanmasına neden olsa da,ikinci kez çağırmasına gerek kalmadan iri bir gövde karanlığı terkedip kendini gösterdi.
Karşısındaki görüntü profesörü Pompei’ye yaptığı ziyarete geri götürmüştü. Vezüv’ün infilak etmesiyle roma’nın görkemli şehri lavlar altında kalmış,insanlar kükürt gazından zehirlenip dinazorlar gibi ölmüş,üzerlerine onları bugüne dek koruyan volkanik tozdan oluşan bir örtü serilmişti. İşin iç yüzünü bilmeyen insanlar bu kentin tanrının gazabına uğradığını,kentlilerin de taş kesilerek helak olduğunu düşünüyordu. Heykelleşmiş kentlileri gördüğünde profesör bir süre mermer heykellere bile bakamayacaktı. Sanki hareket etmeye başlayacaktı hepsi ve gündelik hayatlarını sürdüreceklerdi. Belki de her şey bir hollywood entertainment yapımına dönüşecekti. Doğal kaidelerinden kurtulan her pompei’li orayı gezen tarih sever,meraklı insanları yok edecekti. Üstelik hepsi ingilizce’de konuşabilecekti. Olayın gerçekleştiği yerin amerika olması şart değildi. Amerikalı bir kahraman nasıl olsa gelir, belayı bulur ve herkesi kurtarırdı.
Şimdi o zombilerden biri olmalıydı görüşünü dolduran. Profesör ne yapacağını bilmez bir haldeydi. Gözleri kedilerinkinin karanlıkta büyümesi gibi kocamandı. Tüyleri diken diken olmuştu. Elinde ne varsa yere attı. Her haliyle ürkmüş bir kediye benziyordu. Hatta tıslıyordu. Dehşet içinde az önce okudukları yazının yazılı olduğu duvara,Büyük İskender’e sığınırcasına dayandı. Birdenbire örülen bu akıl almaz olayın örgüsü arasında kalmış,kaçmaya çalışmış,birbirine düğüm olmuş iki ipten biri olmanın getirdiği türden bir çaresizlikle olduğu yere sinivermişti.
Ağzı bozuk sistina’ya bile razıydı. Oysa karşısına çıka çıka ecüş bücüş bir yaratık çıkmıştı ki,dünyada eşi benzeri görülmüş şey değildi. Ne tarih öncesi ne de sonrası bir kez olsun karşılaşmamış iki yaratıktan iletişimi başlatan daha hazırlıklı gibiydi. Ancak heyecan inşa edilen her şeyi kundaklamıştı.
Yaratık Profesör’ün çok korkak olduğunu görünce,latince telkinlere başladı. Arkadaşlarıyla gitmediğine çoktan pişman olan profesörün ikna olması bir sakinleştiricinin eseri gibiydi.
Birbirlerini daha iyi görebilmek,daha iyi duyabilmek için adımlarını kollayarak yaklaştılar.
“Ben ölmüş olmalıyım,sizde melek olmalısınız,burası da cennet.”dedi ecüş bücüş yaratık.
“Sen yaşıyorsun,ben melek değil insanım,burası da cennet değil dünya.”dedi bizantolog içinden “Bu gerçek değil kabus” derken.
“Eni konu öldüğüme inandırmıştım kendimi,ölü değil miyim yani?
“Ne şapşal şey bu.”diye düşündü profesör.
“Canlısın,sana öldüğünü düşündürecek neler yaşadığın hakkında hiçbir fikrim yok, nasıl bir canlı olduğun hakkında bir fikrim olmadığı kadar. Ancak az kalsın ben ölüyordum korkudan.”
“Özür dilerim”dedi yaratık,böyle bir kibarlığın her cüsseden niye beklenmediğini bir an olsun profesöre düşündürterek. “Hem insanlara özgü davranışlar değil mi yaptıkları;konuşması,özür dilemesi. Biri benimle dalga mı geçiyor?”
“Bırakalım şimdi özürü falan. Kimsin?Nesin sen?Meraktan öleceğim şimdi.”
“Gerçektir dediğim,yoktur sizi öldürmek gibi bir gayem.”
“Ne şapşal şey bu!” diye düşündü profesör ikinci kez. Bu ahmaktan korktuğunu her hatırladığında gülerdi artık.
Yaratık en başta profesörü aklını kaçırmış bir melek sanmıştı. Ne olursa olsun,onun güven veren bir yanı olduğunu keşfetti. Söylediklerine inanmanın bir sakıncası olmadığına karar verdi. Doğrusu o kadar şaşkın bir haldeydi ki yapacak başka bir şeyi yoktu.
“Sayımız artınca...”
“Nüfus yani.”diye kesti profesör.
“Her neyse,çoğalınca yaşam alanımızı daralttık. Bazılarımız magmadan ayrılıp yaşayabileceğimiz yeni yerler aramaya başladı . Geri döndü çokluk bu çetin yolculuğa dayanamayıp. Tanrı’nın işaretleriyle bezeli bu yerleşim yerini bulduğumuzda ötekiler dahasına cesaret edemeyip kaçtılar. Bir tek ben kaldım. İşaretleri çözmek ve tanrı’nın dediklerini anlamak için uzun boylu çalıştım. Bu dili ve farklı iki dili daha öğrendim”
“Grekçe ve sanskritçe”diye tahminde bulundu hemen profesör. İster istemez kendini bordobordayayla kıyaslamaya başladı. O iki dili de bilmiyordu ,ancak bir şekilde yaratıktan daha üstün olduğunu kanıtlamalıydı. Çünkü o insandı.
“Tanrı’nın söylediklerine bakılacak olursa ki bakılmalı ;ölümden sonra da yaşam varmış. Melekler bunu her dilde yazmışlar. Bu doğru değil mi?”dedi bordaboradaya,verilecek cevabı sorgulamadan kabul edecekmişcesine. Hemen ardından “Ah ne kadar şüpheciyim,elbette doğru olmalı.”diyerek de kendini rahatlattı.”Böylesi çok daha anlamlı olur.”
“Günün birinde öleceğiz,herkes ölür. Sevabı çok olan cennete gider,günahı çok olan da cehenneme..”
“Nasıl bir yer bu cehennem?”
“Çok sıcak.”
“Tarif magmaya uyuyor.”
“Dünyada bir yer değildir orası hem şeytanla doludur.”dedi küçük bir çocuğa anlatırmışcasına. Tavırlarından karşısındakini hakir gördüğü anlaşılıyordu. Üstünlük taslarmış gibi konuşmayı sevmese de buna engel olamıyordu.
“Hiç kutsal bir kitap bulup okudun mu?”diye sordu yaratığa.
Yaratık “hayır”dedi.”Ondan bahsedildiğini biliyorum,İsa’yı biliyorum. Okumayı çok istiyorum. Sende varsa bana getirir misin?”dedi
“Marcos mu ,matta mı,luka mı,yuhanna mı,hangisini istersin?Belki de protestanlığı seçecek tüm bordabordayalar. Sana iyi bir haberim var,bir semavi din daha geldi isa’nın ölümünden altı yüzyıl sonra,sonsuza dek okuyabileceğin kadar kutsal kitap var burada,çok şanslısın dostum.” Profesör eni konu dalga geçiyordu.Ama yaratık sorunun cevabını dinlemeden profesöre bir soru daha yöneltti:
“Sence bordabordayalara bir kitap gönderilmemesi haksızlık değil mi?Bizim tanrımız farklı bir tanrı mı yoksa?
“Belki sende onların isasısındır.”diye eğlenmeyi sürdürdü profesör.
“illa bir elçiye mi gerek var?”dedi yaratık ciddiliğini bozmadan.
“Bırakalım şimdi bunları,söyle bakalım,ne oldu da öldüğüne karar verdin. Bu bir mecazdı da ben mi anlamadım?Düpedüz akıllı,bilinçli bir şeysin sen. Belli ki ölüm kavramı hakkında da kafa yormuşsun. Ölümün götürdüklerinin yaşamın sana getirdikleri olduğunu anlamış olmalıydın. Yaşam getirir,ölüm götürür.”
“Uyuyordum,bir sesle uyandım,gözlerime ışık çarpınca titredim,gördüğüm en cevval ışıktı.”dedi ve titremeye başladı. Hantal gövdenin çırpınışlarını bir tavuğun uçmaya çalışmasına benzettiprofesör. Dayanamayıp kahkahayı bastı.
“Canım çok yanmıştı. Bordobordayalara hiç benzemeyen yaratıkları da görünce öldüm sandım,ölmemişim. Ancak cenneti nasıl buldum yaşarken?”
“Sana burasının cennet olmadığını söylemiştim”
“Burası cennet değilse kim bilir cennet nasıl güzel bir yerdir,sizce ben cennete gider miyim ölünce?”
“Bunun garantisi yok,iyi bir yaşam sürersin,hayatının sonlarına doğru kötü bir şey yaparsın,bu tüm yaptıklarını çöpe atmana neden olur.”
“Neye göre iyi,neye göre kötü?”
“Tanrıya”dedi profesör bıkmış bir halde.
“Belirleyici olmak onun için kolay olmalı,doğrusu benim aklım almıyor”
“Sonra bu bizans şehrini buldunuz-tesadüfünde böylesi,öyle ya taksim meydanı da olabilirdi. Diğerleri döndü,bir tek sen kaldın,bulduğun tüm yazıtları kutsal kitap yerine saydın ve üç farklı dili öğrendin,hımm harika!”
“İşte bu doğru.”dedi bordabordaya,profesörün heyecanına ortak olarak.
“Bu tüm dünyada yankı uyandıracak bir olay”
“Yankı ne demek?”diye sordu bu seferde bordabordaya.
Nasıl anlatsam diye bir an düşündü profesör.
“Diyaloğumuz alışılmadık bir durum. Daha önce hiç olmayan bir şey.E bunu göz önüne alacak olursak insanlık için,tabi sizin için de bir çok şeyin değişeceğini söyleyebiliriz. İnsanlardan başka akıllı yaratıkların olması her şeyi temelinden sarsacak bir olay. Bugün ortak tarihimizin başladığı gün. Ancak bu saatlerde yankı mankı olmaz. Yarını bekleyelim. O yüzden yerinize gidin de dinlenin dostum.yarın sizin için yorucu olabilir.”
“Bu saatte yankıyı mankıyı uyandırmayalım madem hoş olmayacaksa.”dedi bordabordaya kendi yorgunluğundan çok onu önemsiyormuşcasına. “Uygun olduğunda tanışırım onunla. Diğer insanlarda sizin gibi iyi ve candansa beni burada güzel günler bekliyor demektir. Evrim neymiş öğrenirim. Bu bizans kentinde ondan bahsedilmiyor.Ne güzel gözlerim ışığa alışıyor,bakın lambanıza bakabiliyorum. Gidip insanların hepsiyle tanışmak istiyorum.” Dedi kırk yıllık dostlarmış gibi.
“Aman sakın!”diye bağırdı profesör oto-kontrolünü kaybederek.”İnsanlara güven olmaz. Sizi ben tanıtırsam ortada bir sorun kalmaz sanıyorum.”
“Hay hay”dedi bordabordaya. “Gelin size kaldığım yeri göstereyim.”
Bordabordayayla insan biraz yürüdüler. Yaratık şehrin kilisesinin önünde durdu.
“Rüyalarınızın mayası sevgi olsun.”dedi.
Profesörün anlayamadan baktığını görünce “bordobordayalar uyumadan önce böyle derler”dedi. Gülümsedi profesör “ İyi uykular”dedi,bordobordayaların kaç saat uyuduğunu sormayı düşünürken.
Ancak bordobordaya çoktan uyumuştu.
- dünya: cehennem
Sabah olduğunda binbir kıyamet kopmuş,bordabordayayı yakalayıp götürmüşlerdi. Profesör güven veren yüzüyle yaklaşmış,onu dolaşmaya diye tuzağa götürmüştü. Böylece dünyanın en meşhur insanı olacaktı. Tüm gece aklını komplo teorileriyle yontmuştu. Bordobordaya onunla oyun oynamıştı,dünyayı ele geçirmek isteyen uzaylılardan biriydi,diğerleri de bulunmalıydı. Belki de depremlerin en büyük nedeni bordobordayalardı. Her halükarda kökleri kurutulmalıydı.Ve her durumda profesör ününe ün katmış olacaktı.
Aradan haftalar geçtiğinde bizantoloğa bordabordayayı görsün diye izin vermişlerdi. Yaratığı görünce erimiş,ufalmış gövdesinin hatırladığının beşte biri kadar olduğunu farketti.
“Ah siz!”diye bağırdı bordabordaya profesöre intikamla kuşanmış bir çehreyle bakarak.
“Sizi görmek istemiyorum,diğer insanları da! Burada bana nasıl acı çektirdiklerini anlatamam,aldatılmanın acısını anlatamam.” Özdilinde acıyla dolu şeyler haykırdı. Profesöre çok hüzünlü bir dilmiş gibi geldi.
“Şeytansınız siz!Ölümsünüz! Gerçek bir ölümmüş benimkisi,kandırdın beni.Cehenneme çevirmişsiniz burayı. Doğayı oyuncak etmişsiniz. Kendinizden başka hiçbir canlıya saygınız yok! “
“Şimdi de cehennem mi oldu burası”diye sordu profesör ukala bir edayla.
“Aptal!”
Profesör kendini dışarı attığında önünü kesen gazeteci kalabalığının doldurduğu meydanı mahşer yerine benzetti ve ürperdi.
Her gazeteciye ayrı bir alakayla yaklaşan profesör bütün soruları cevapsız bıraktı. Gazetelerde adı geçtiğinde,o gün çekilmiş asık suratlı fotoğrafı yayınlanacaktı,oysa hep gülerek,kasım kasım kasılarak bakardı objektiflere.
O resmini her gördüğünde bordobordayanın hırıltılı sesi kulaklarında yankılandı durdu. 2004
23/4/2008 - zırha, kargıya, zehire karşı (bir şövalye)
ZIRHA, KARGIYA, ZEHİRE KARŞI ( BİR ŞÖVALYE )
Eylem, onu gözden yitirmemek, en uygun zamanı seçip yanına kadar sokularak en uygun (provasız) hamleleri yapmak; küçük bir kaos yarattıktan sonra ortamın berraklaşmasını beklemeden yanından tüymek, sonra...Bu hislerimi neredeyse belli ettiğim, aklını karıştırmayı hedeflediğim versiyon.Bunun gibi taslak halinde olan birkaç eylem planım daha var.Çeşitlemeler çoksa bu aklımın karışık olmasından.Eylem, birdenbire çekiciliğini yitirebiliyor.Bir dizi yeni karar alıyorum.Değiştiriyorum, durmadan değiştiriyorum.Yanından hiç ayrılmamak, kene gibi yapışmak, sonra...Kötü bir plan galiba.Bir başka versiyon daha; Havadan sudan konuşmak, daha kontrollü olmak.
Bütün planlar için ön koşul olan uygun zamanın nasıl ve ne zaman yakalanacağı ise tam bir giz.Öyle ya, büyük olasılıkla benim karar vereceğim bu uygun zamanın uygunluğu benim için mi yoksa onun için mi olmalı?Bu kararı vermek bana düşüyorsa bu durum salt toplumdan değil; yaratılışımızdan da etkilenecektir. Karar vermek bana kalırsa daha çok bekleriz gibi görünüyor. yaptıklarımın toplamı: Kantinde arkadaşlarımla oturup, onun arkadaşlarıyla beraber oturduğu masaya bakışlar fırlatmak, onu seyretmek. Yanlış topladığımı sanmıyorum.
Kısa ama kaçamak diye nitelendiremeyeceğim kadar uzun bir bakış. Artık yaşamak yetmeyecek bana.Hava ve su yetmeyecek.Zaman benim öteki zamanımdır.Öteki zamanlarımdan gelen doğrum, doğrusu; onu ötemden alıp aklıma koyar.Onu özüm yapar.Ve uzaklardan getirip aklıma koyduğum çağrışım: İki şövalyenin kargılarını birbirine doğrultması. Bu çağrışımdan çıkartabildiğim ilk anlam karşılıklı bir ilginin olması.Ama aklıma bu çağrışımı düşüren anlamın bu olduğunu hiç sanmam.Öteki anlamsa bu çağrışımı uzaklardan aklıma gelmesinin nedeni olmalı.Kim ki zırhın içindeki? Nasıl biri? Neden bakışların her şeyi anlattığına, açıkladığına inanıyorum? Bakışlar bir kargıya benzetilirse önyargı, kargının ucundaki zehir olmaz mı?Albenilerin en alımlısı olmamış mıdır her zaman zırh, kargı ve zehir.Kestirme bir soruyla kargışlı mıyız, diye soruyorum.Biraz da kaçık bir soru aslında.Kişi kendi bulup cevaplamalı.Hamlet’imsi bir soru bu, zehrin farkında olmak yada olmamak.Aklımda onu yaşattığım özün harcına karışmamalı zehir.Zehir besbelli tehlikeli, yine de çoğumuz onu özün karışımı yapmıyor muyuz? Ancak bu yolla göstermek istediği kadarını görebilirim.Veya görmek istediğimi görürüm kolayca.Onu daha gerçekten tanımadan gösterdiğinin görmek istediğimle denk olduğuna nasıl emin olabilirim? Zehrin farkında olmak ille de onu yenebileceğin anlamına gelmiyor.Zehir bulaşmıştır bir kere özüne.Akılcı olmayan ama fırsatçı damarlarında gezen fikirler artık iyice bulanıklaşmış olan bilinçten bir çıkış noktası arar.Dışa vurulmalı kuşkusuz.Zehrin, kendi başarısını izleyerek yengisinin keyfini sürmesi için.Yapmam gereken durumumu biraz daha sorgulamak.Zehir ağır ağır kanıma karışıyor.Oysa bakışlarının izini sürmeliyim,gizini çözmeliyim.En son konakladığı yerde buluyorum bakışlarını.Bu tümceyle birbirimize bakmadığımızı, en azından benim onabakışlarının yerini saptadığımdan beri bakmadığımı anlıyoruz.Baktığı yeri ona anlatmak istiyorum.Erimsiz bir fısıltıyla; yere, bizi buluşturamamanın verdiği tedirginliği yaşayan(elinden geleni yapmıştı oysa) aramızda sıkışıp kalmış zemine bakıyorsun.Artık birlikte bakıyoruz.Biliyorum ki, zehrimden arınarak yada arınmayı başaramadan bakışlarımızın kesiştiği bu düzlemden yürüyerek ona gideceğim.O zaman her adımda sıkışacaktır uzam.Tedirginliği, her adımımla benim tedirginliğimle eşitlenecek,kısalacak ve büzülecektir.Yanına vardığım anda kırılacak, sadece ikimizin duyduğu depremler olacaktır. Besbelli çevremizdekilerden ayrıldığımız ilk andır bu.Başkalaşımlar yaşadığımız,bazı duygularla sanki ilk defa tanıştığımız an odur.Başkalaşımımız çoğullaşacak,ya sorunsallaşacak yada bulgulanabilecektir.Yeni uzamlar elde edeceğiz depremlerin ardından kavuştuğumuz yeni şekillere bakarak.Uzam, zamana bağımlı bir işlev; ya köprü olacaktır aramıza ya uçurum.
Bakışlarını onları en son bıraktığım yerde sanıyordum.Oysa en gezgin duyumuzdur görüşümüz.Çağlar boyu örtülen tenimiz en gezgin olmayı dilese de...Bakışın kaynağına yönelmeliyim yine.İlerde ona doğra yürüyecek olduğum düzlemin merkezindeki bakışımı zorla kaldırıp ona sürüklüyorum.İliklerime dek titreyeceğim, tenime kadar yanacağım, biliyorum.Bakış ki, bir öncü gibi, tümel olandan önce tikel olana yol alacak, tikelin verdiklerini veya elinden zorla aldıklarını tümele getirecek.
Bakışımın içinde yol aldığı oylum ani bir spiral çizerek onun yüzüne kadar uzanıyor.Pitoresk bir sima onun yüzü.Birbirinin çağdaşı olmayan Quentin Metsys, Jan Van Eyck, Velazquez, Goya, Salvador Dali ve daha nice ressamın göreceli de olsa ilgisini çekebilecek, az bulunur bir yüz.Yüzünün anlattıklarını, taşıdığı ifadeleri, suretinin tüm detaylarını anlatmak istiyorum.Yapabileceğimin kendi tasarımımdan öteye gitmeyeceğine inanmasam; bu güzel çehreyi anlatmak adına kalemle kağıtla sevişirdim.
Onu arkadaşlarıyla konuşurken seyrediyorum.Benim hakkımda da konuştu mu acaba?Dünyada mutsuz insan bırakmayacak kahkahalarını duyuyorum.Bende onu böyle güldürebilir miyim?Beni sürekli denetleyen o mekanizma olmasa, eyleme izin yok!Uygun zaman değil,diye uyarmasa nerdeyse yanına gideceğim.
Kendimi bir an için zırhımdan sıyrılmış hissediyorum, yine aynı anın içinde tekrar giriyorum.Çıkrık çevrildikçe kapı-köprü büyük bir gıcırtıyla zehir dolu hendeğin üzerine kapanıyor.Kalenin en karanlık kulesinden Gesualdo’nun madrigallerini anımsatan (belki de Gesualdo’dur) bir müzik duyuluyor.Şarkıdaki durmak bilmez kromatizmler her şeyi anlatıyor
ama yine de sözlerini dinleyelim:
“Dilsizçığlık çığ gibidir.Senin sesini duyduğumda çığımı tetikleyen sesine doğru akışıyorum.Senli düşünce küçük bir ses dalgasına binemeden yutağımda bir yerlerde diniyor.Hep bir şeyler söylemek ister sessizliğim, bir şeyler söylediğimde senin duyduğun.Bir fısıltı; cebimin içini kurcalayıp duran anahtar.Bir sonraki nefesim kilitli...”
Gitgide inginleşiyor müzik, sesse daha yetkinleşiyor:
“Aşk, doğru anahtarı bulabildiğinde çıkan çıkırtsesine güvenip büyüyen, zamanın içinde çözülmüş, teslim olmuş kilidin arkasından son kez bakan gizem yüklerini kusarak yeni anlamlarda bedenleşivermesidir.”
Şarkının sona ermesiyle kulenin içinde ışık yanıyor.Kuleden dışarıya ona, bocurgatın zincirlerini titreten yüzüne, bakıyorum.Bakışlarını takip etmenin imkansızlığını ve anlamsızlığını anlıyorum o anda.Eğlenceli olduğunu söyleyebilirim; acı verdiğini de.Şimdi Ece Ayhan’ın deyişiyle ‘dimdoğru’ bakıyorum.Bir an için gözlerimi kapatıyorum.İkimizi de zırhsız, ucunda zehir olan o kargılar yokken hayal ediyorum.Derin bir nefes alıyorum, taptaze bir bakış yolluyorum.Beni anlamış gibi kafasını çeviriyor, uzaduyuma inanmak istiyorum.Göz göze geliyoruz.O beni sarsan gözlerine göz kalemiyle “Çok güzelim” yazmış.Bakışlarımız olgunlaşamadan özekte çakışıyorlar, birbirinin içinden geçip boşluğa yayılıyorlar.Artık gözlerimden nefes alıyorum.
Bakışlarımız göz bebeklerimizde konaklıyor.İlk ikramımız gerçekler oluyor, bakışlarımızın taşıdığı gerçekleri paylaşıyoruz.Bu paylaşımdan kaç(ın)mak için olsa gerek arada sırada gözlerimizi kaçırışımız. Gerçeklerin geçiş yaptığı gümrüklerdir gözlerimiz.Ama sırrın ne kadarını ele verir, ne kadarını saklar ki bir çift göz?Bu nedenle kurtulmak istemiyor muyum bakışlarla örülü bu hapishane - kalelerden? Beni yeni uçlara, yan anlamlara götürmese zehrini unutup ondan hemen vazgeçerdim, diyorum.Aynı anda hem bakan hem de bakılanız.Meğer öncü diye nitelendirdiğim bakışlarımdan değil de onun bakışlarından haber alacakmışım.Bir öncü değilmiş ‘hain’ bakışlarım.Ona ait gözevinde bana ait sandığım bakışlarım ötüp duruyor bir bülbül gibi.Ya onunkisi?Neler neler söylüyor bana... Hatta daha ileri gidip bakışlarımın yerine geçiyor.Öğrenmek istediğimi bana eksiksiz söylüyor.Anlıyorum ki; bir aynayız ikimizde.O an gördüğüm onun bakışı değil; benim bakışım, benim öteki bakışım.Benim bakışım ise onun bakışı.Sanki zehirden hiç bahsedilmedi bu hikayede.Oysa hep vardı.Nüvem(iz)de, gözlerim(iz)de ve onun uzantısı bakışlarım(ız)da.Üstelik gördüğüm(üz) kendi kendimizi veya birbirimizi zehirlemiş olduğumuz.
Ah!Ne doğru bir benzetme, birbirimizin aynasıyız gerçektende.Aynanın beni güçlendirmek yerine direncimi kırmasının sebebi bu mu acaba?Ola ki bu, neden bu denli engel olsun ki bana? Sonunda kabulleniyorum:Onun bakışları - ne yazık ki - bende daha güçlü yansıyor.Zırhından başka güvenecek bir şeyi olmayan, düellodan kaçmış korkak bir şövalyeyim ben.İçimdeki çığlık, şarkı söylemeye başlıyor.Bir Bülent Ortaçgil şarkısı bu: ”Bırak, gün doğsun.Gün batsın.Korkanlar hiç gelmesin.Sevginin kabuğunu bilmeyenler lütfen sussunlar.Bütün sokaklarım sana doğru.”Sonunda bakışlarımı niçin kullanmam gerektiğini buluyorum.Zehrimi ve yılgılarımı eşikte bırakıp yöneliyorum aşka açılan kapının merdivenlerine.Bakışlar basamak olmalıydı aşka öteden beri.Bir aşkı başlatan böylesi bir bakış değil miydi?
Bu basamaklardan kendimi düşerken imgeliyorum.Zırhımı birkaç basamak sonra çıkartmaya cesaret edebiliyorum ancak.İtiraf etmeliyim cesurca; eğer zırhımı çıkarmasaydım, ağırlığımı merdiven kaldırmayacak ve aşağıya düşecektim.Zırhım ebedi mezarım olacaktı.Düşen zırhıma bakıyorum.Ne kadar paslanmış, hayret?Bu zırh mıydı etrafta caka satarak dolaştığım?Kargımı da atıyorum elimden tiksintiyle.Sonsuz bir iç görüyle bakacağım artık.Özeğimize geldiğimde zehirden arınıyorum.Artık o söyleyecek basamaklardan aşağıya mı yoksa yukarıya ma ilerleyeceğimi.
Somut ben ayağa kalkmış, uygun zamanın geldiğine kararlı, ona doğru gidiyor.Basamaklarda bekleyen öteki beni anlatacak ona.Öteki ben çığlıklarla fısıldıyor:Artık ötemde kalamazsın.Ötende olamam.İçinde benim için bir yaşam alanı aç ve beni komamdan kurtar.Düzlemimizi yürüyorum.Aramızdaki bu uzam köprü mü yoksa uçurum mu olacak bilmiyorum.Basamaklardaki ben için kapı açılacak mı bilmiyorum.Artık korkmuyorum (tamam, biraz korkuyorum) Sadece merak ediyorum.
Düzlemimizi yürüyorum.Yürüdükçe kısalıyor uzam, büzüşüyor.İçimde kırılan, kırıldıkça yeniden oluşturan, aman dileten bir deprem...
2003
(muhtelif tür yazarlardan çok etkilenim sahibi bi yazı, herkes geçiyor heralde bu yollardan,hiç sevmiyorum bu yazımı, ama dursun işte bu köşede...)
kadınların ölümle beşik kertmesi yapılabildiği topraklara gelmiştin pippa bacca. öyle ki kadına uygulanan şiddeti, zulü gören taşı toprağı bile çatlatır.
"kötü insanlar her yerde var" diyecekti 13.04.08 tarihli hürriyet gastesi annenizin sözlerine dayanarak. ölüm haberinin üzerine mezartaşına oyulan harflerin büyüklüğündeki puntolarla. ama bu topraklarda yüksek libido yüksek kalibreli bir tabanca gibidir. bastırılmış cinsellikler an gelir tetiklenir, anadolu ateşi doymak bilmeyen bir açlıkla önüne geleni yutar.
hürriyet gastesi türkiyenin imajı konusunda fena halde dertli. ölmeniz türkiyenin menfaatleriyle uyuşmadı. bizim hala ne denli vahşileşebileceğimizi bilmemeliydi diyor alt metinde.
yoksa bu ülkede kadınların başına neler gelebileceğini bu bol reytingli gaste herkesten çok biliyor olmalı, üçüncü sayfa haberlerinden. kadınlar kocalarından dayak yiyor, kocaları dahi onlara tecavüz ediyor. ama rezil olmaz o zaman hürriyet gastesi. türkiyenin her hangi bi yerinde, bi şehirde, bi köyde tecavüze uğrasın bi kadın, olmadık türlü davranışlarla karşılaşsın, rezil olmazlar. bu türkiyenin iç meselesidir. türkün türkten başka sırdaşı yoktur. bir türk bir türke tecavüz edebilir. ama içi sızlamaz hürriyet gastesinin.
geçtiği manşeti bu kadar çok sahiplenmesi aslında birazda seni suçladığını gösteriyor. niye bu topraklarda öldün diye... niye zagrepte, sofyada değil? şimdi tekrar türklerin ne kadar modern, harkulade insanlar olduğunu anlatmak gerekecek, sil baştan.
halbuki hürriyet gastesi bırakın türkiyeyi kendisinin ne olduğunun farkında değil. verdiği haberleri ilk başta kendisi unutuyor.almanya başbakanı merkelin dekoltesi ile yakından ilgilenen, bunu birinci sayfasında haber yapan bir gastenin senin ölümünden ötürü niçin rezil olduğunu bir türlü anlayamıyorum pippa bacca. hürriyet gastesi insan haklarının önündeki en büyük engel olan ayrımcılığa sapıyor. alenen defalarca cinsel ayrımcılık yapıyor. dünyaya rezil oluyoruz diye muhtelif milli savunma refleksleri geliştiren büyük gaste, dünyanın bizimle alay etmesine neden oluyor. (sadece hürriyet gastesi değil tabi ki...) tıpkı dünyanın bir anlam veremediği, paris hilton'a gösterdiğimiz abartılı ilgi gibi.
can dündar milliyetteki 15 nisan tarihli "merkelin dekoltesi" adlı yazısında merkelin dekoltesinin almanyadaki gastelerde ufak bir yer bile bulamadığını söylüyor. almanyadaki hükümet sözcüsü bir açıklama getirme gereği görüyor haberlerimizden sonra. "başbakan, akşam kıyafetinin bu ölçüde sükse yaratmasını amaçlamamıştır. dünyanın konuşacak daha önemli konusu yoksa elimizden bir şey gelmez."
söz konusu gaste, bir başbakanın yaptığı işe değil, kadın olduğu için, baldırına bacağına, göğüs çatalına odaklanıyor. dekolteye yorum getirmeden yapamıyor editörler.
can dündar'ın yazısı şöyle son buluyor. "tecavüzcülerin bu kadar cüretkar davranmasında 'bir kısım basın'da her yaz dönemi uydurulan ve potansiyel tecavüzcülere göz kırpan "helga türk erkeklerine bayılıyor" haberlerinin hiç rolü yok mudur?
defne samyeli'de 16 nisan tarihli güneş gastesinde "şansölyenin çatalı" adlı yazında hürriyet gastesine çatıyor: "demek ki haber dilini cinsel ayrımcılık kokan kelimelerden temizlemek adına daha çok yolu var gazetenin." elbette bizim de reyting amaçlı gastelere prim vermememiz gerekiyor.
hürriyet gastesinin bir çok yazarını tenzih ederim. gastenini sahibi, genel yayın yönetmeni ve editörleri ile derdim. türkiyenin "gebze geçilmez" diye anılacak olmasından ötürü gocunuyorsunuz ama bunda sizinde payınız var.
nabızoyuna göre şerbet imali yaptığınız bir laboratuarınız olduğundan şüphem yok. 10 nisan tarihli gastelerinin manşetide "kız meselesi fitili yaktı" idi. ülkücülerle solcuların çatışmasını kız meselesine bağlıyor gaste. öyle olmadığını daha sonra öğreniyoruz. ancak kız meselesinin kampüs ortasında neler yaptırabileceğini itiraf ediyor bize. şimdi yeni, pippa bacca ölünce mi rezil oldun hürriyet gastesi? bu olayla ilgili yıldırım türker'in 13.04.08 de radikal 2 de çıkan "büyük gazetenin kız meselesi" diye isimlendirilmiş sıkı bir yazısını okuyup fikir sahibi olabilirsiniz. (hani alnım kocaman niye bi kılıç dövmesi yaptırmıyorum, elim de kocaman, ona silah yaraşır diyerek ateşler açan sakallı adamın olduğu haber)
kompleksli gastelerimizi okuyamıyorum beni hasta ediyorlar, sinirlerim bozuluyor pippa bacca.
şimdi keşke söz verebilsem sana barış damadı olacağım diye. ama mutlu mesut bir izdivaç yaptırmayacaklarını biliyorum. bir yolunu bulurlar ve yaptırmazlar. nitekim sana da bu izdivacı çok gördüler. anlık zevkler uğruna, kendinden sonrasını düşünmeyenlerin ihtiraslarına kurban, sonsuz barış ve huzurun katledilişinin tarihidir dünya. bu kara yazgıyı değiştirmek için senin gibi cesur, güzel yürekler gerekir. o yüzden seni gelinlikli azize mertebesinde görüşüm, saygı duyuşum, yas tutuşum...
bizim barışa karşı hissettiklerimiz platonik duygular olarak kalmıştır.
charles dickens'ın "büyük umutlar" romanında şimdi hatırlayamadığım bir nedenle evlenememiş, yıllardır salonda dura dura düğün pastası kurtlanmış kadın gibi,
damatlığım tozlar içinde yüzyıllardır çevrilen bir dolapta duruyor.
uyandırma köşesi: siz benim yazımı boşverinde asıl yıldırım türker'in 14 nisan pazartesi günü pippa hakkında radikal'de yazdığı öte sıkı yazıya bi bakın... o yazının adını unuttum...
dün 17.04.08 (tarihlerle bozdum kafayı) DevoTcKa istanbul'da garajistanbuldaydı. nefis bi konser verdiklerine eminim, gidemeyenler için bi başka yerden konserlerinden bi şarkı...
bir haftalık izin aldım, nasıl geçti anlamadım. demek ki, izin gayet anlamsız bi şey ve kullanılmaması gereken bir şey.
birliğe teslim olmadan önce son girdiğim internet kafeye geldim yine..tarih 12 aralıktı...
şimdi 68 gün kaldı..yaygın kulllanılan haliyle şafak 68... ama ben ona kupon diyorum... özgürlüğüm için 68 kupon daha biriktirmem gerek...sadece 68 kupona özgürlük veriyorlar... müthiş... dikkatlice kesip günümün kenarlarını koyuyorum bi kenara... bir gün tüm bu anlamsız günler lazım olacak bana...